Pek çok İbranice ve Arapça kelimelerinin ünsüz harfleri aynıdır, sadece ünlüleşme farklıdır. Örneğin: İbranicede Tanrı veya tanrı kelimesi eloah’tır (resmi harf çevirisi: ᾽elôah). Arapçada ilah’tır (᾽ilāh). Araştırmacılar genelde bu iki kelimenin kök kelimesinin aynı olduğunu düşünüyorlar, yani soydaştırlar. Eloah ve ilah kelimelerinde ünsüzler soldan sağa yazılırsa hem İbranicede hem de Arapçada lh olarak gözüküyor. Arapçada ve İbranicede tanrı kelimesi için sadece telaffuz farklıdır. Bu kelimeler, Yaratıcı’nın isimleri değildir, bunlar Tanrı veya tanrı anlamına gelen genel terimlerdir. İbranice el kelimesi de “tanrı” demektir ve genel bir terimdir. Birleşik kelimelerde eloah kullanılmazdı sadece el kullanılırdı.
Bunu isimlerde sık sık görüyoruz. Daniel (anlamı: Allah yargıcımdır), Mikael (anlamı: Kim Allah gibidir?), İsmael (anlamı: Allah işitir) ve Hezekiel (anlamı: Allah güçlendiriyor) isimlerinde el kelimesini görüyoruz.
Tevrat’ta Yaratıcımızın ismi YHVH olarak gözüküyor. Hangi ünlülerle telaffuz edildiğini hiç kimse bilemez. Yahudiler, ismini o kadar kutsal saydılar ki, İsa’dan en azından 100 sene öncesinden başlayarak telaffuz etmeye bile cüret edemediler. Söylemek yerine “‘Rabb’im” anlamına gelen ‘adonay’ kelimesini söylediler. El yazmalarında söylenmeyen YHVH ismine, söylenen adonay (᾽aḏônay) kelimesinden gelen ünsüzler yazılırdı. Bazen bütün adonay kelimesi derkenarda yazılırdı. Bunu bilmeyen Hristiyan alimleri, YHVH harflerine adonay kelimesinden gelen a, o, ve a ünlülerini koydular. İlk yer alan “a” ünlü, “Y” harfi altına geldiğinde daha “e” olarak seslenirdi. Böylece YeHoVaH ismi oluşturuldu. Bugünlerde bilginlerin çoğu, bu ünlendirmenin doğru olmadığını tanıyor ve doğru telaffuzu Yahve olduğu tahmin ediliyor.
Bazı insanlar, Yaratıcımızın ismini şu ya da bu dilde kullanmamıza büyük önem verirler. Elbette O’nun ismi kutsaldır fakat kimse YHVH ismi nasıl söylenir bilmezken Rab kurtuluşumuz için böyle bir şart koyuyor mu? Öyle olsaydı hiç kimse kurtulamazdı! Gerçekten Yaratıcımıza sadece Yehova ismiyle hitap etmemiz mi lazım? Kutsal Kitap’ta böyle bir buyruk görmüyoruz. Eyüp Eloah kelimesini kullandı. Musa, hem Elohim hem de YHVH kelimesini/ismini kullandı. İbraniceyi gayet iyi bilen Pavlus, Grekçede yazarken İbranice YHVH yazmadı ve hiç tereddüt etmeden Grekçe Theos kelimesini kullandı. İsa Aramice konuştu. İbranice eloah kelimesinin Aramice soydaşı elaha (᾽elāhā) kelimesidir. İsa’nın bunu kullandığını biliyoruz (Bkz. Matta 27:46. Grekçede birinci kişi tekil harf çevirisi olarak Eli olarak gözüküyor).
Peki, Allah bir isim midir yoksa bir kelime midir? Bazı insanlar, Allah ibaresinin türememiş, özel bir isim olduğunda ısrar ediyorlar. Bazı insanlar, Allah ibaresi, Aramice aracılığıyla Süryaniceden Arapçaya gelen bir kelimedir diyorlar. Bazı insanlar da, Allah ibaresinin, Al (Türkçede olmayan artikel) + ilah birleşerek türemiş bir kelime olduğunu söylüyorlar. Hangisi doğru? Bilemiyorum.
Benim aklımda Eloah/Elohim ve Allah terimleri büyük ihtimalle soydaşlarken, yüzyıllar boyunca Allah kelimesini kullananlar putperestlik yapmazken, Allah kelimesini kullananlar İbrahim’in Tanrısına tapındıklarını ileri sürerken, asırlar boyunca Arapça konuşan Hristiyanlar bu kelimeyi kullanırken, ben de Allah kelimesini/ismini Yaratıcımız için rahatlıkla kullanıyorum. Tanrı kelimesini de rahatlıkla kullanıyorum. Bence biri Arapça, diğeri Türkçedir. Benim Allah’a bakış açım ve onlarınki aynı mıdır? Bilemeyiz. İnançları farklı olan insanlar, Yaratıcı için aynı kelimeyi/ismi kullandıkları için Yaratıcı’yı aynı şekilde düşünüyorlar demek değildir. Her din mensubu, Yaratıcı’yı kendi din anlayışına göre tanımlar.
Sonsuz yaşam konusundaki çaresizliğimle, günahımın ağırlığını yüklenmiş canımla, kırık kalbimle ve gözyaşları içinde Yaratıcı’nın benim kültürümde herkesçe bilinen God kelimesini kullanarak Tanrı’ya haykırdığım zaman, İngilizcede kökeninin ne olduğunu bilmiyordum. Duam benim gibi bir günahkârı affedecek kadar merhameti bol olan, tüm evreni yaratan, muktedir olan Yaratan’ın kulağına ulaştı ve içtenlikle yaptığım rica geri çevrilmedi, çünkü
Kulağı duanıza açıktır. Bildiğiniz dilde O’na seslenin.
İnsanlar kimi zaman şöyle bir soru soruyor: “Dört değişik müjde olması Yeni Ahit’in (İncil) değiştirildiğini kanıtlamıyor mu?” Basit yanıt, hayır. Ancak sorunun kendisi Allah’ın kutsal yazıları nasıl vahyettiğine ilişkin bir yanlış anlama olduğunu ortaya koyuyor. Pek çok kişi Allah’ın kutsal kitapları yalnızca söylemek istediklerini bir melek aracılığıyla peygambere kelimesi kelimesine dikte ettiğini, peygamberin de bu sözleri tamı tamına yazdığını düşünüyor. Ne var ki, Kutsal Kitap’ın hem Eski hem de Yeni Ahitleri’nde, Allah tarafından yazılan yegâne sözler On Emir’dir. Kutsal Kitap’ın geri kalanında Allah peygamberlere gerçeği rüyalarda, görümlerde ve sözlü iletişim yoluyla iletti. Bu peygamberler sonra bu gerçekleri, kendi eğitim durumlarına ve yazma becerilerine göre, kendi sözcükleriyle yazdılar. Böylece Allah’ın mükemmel ve mutlak gerçeği insanların kusurlu diliyle iletildi.
Diyelim ki bir binanın girişindeyim ve bir itfaiyeci gelerek “Yangın var, buradan çıkın!” diyor. Koşarak üst katlara çıkıyorum ve “İtfaiyeci bana ‘Binayı hemen terk edin, çünkü yanıyor’ dedi” diyorum. Mesajı doğru bir şekilde ilettim mi? Evet. Sözlerim itfaiyecinin sözlerinin bire bir aynısı mıydı? Hayır, fakat mesajın amacı doğru olarak aktarıldı. Haberci kusurlu olsa da, mesaj anlaşıldı. Dolayısıyla, aynı olayları anlatan, kimi zaman ise bu olaylara dair daha fazla ayrıntı veren ve farklı sözcükler kullanarak yazan dört müjde yazarı da mesajı değiştirmez. Aynı şekilde, gramerdeki ve imlâdaki küçük değişiklikler de mesajı değiştirmez. Vahyi bu şekilde doğru bir biçimde anladıktan sonra, Kutsal Kitap’ın mesajına itimat edebiliriz.
Belki Kutsal Kitap’ın değiştirildiğini duymuşsunuzdur. Bir an için bu suçlamanın doğru olduğunu varsayalım. Allah’ın, kendi peygamberlerine verdiği vahyin, cennete giden yolu öğrenmek için kimsenin güvenilemeyeceği kadar bozulmasına izin verdiğini varsayalım. Bu tasavvur, Allah’ın bu hatayı yüzlerce yıl sonra düzeltene dek milyonlarca insanı hiçbir kurtuluş umutları olmadan mahvolmaya bıraktığı anlamına gelirdi. İnsanların doğru yolu öğrenmelerinin hiçbir imkânı olmazdı. Kutsal yazıların değiştirilmiş olduğu ithamı , Yaratıcı’nın sevgi dolu karakterine gölge düşürmektedir. Mantıksal bir bakış açısından, Allah’ın kurtuluş yolunun asırlar boyunca gizli kalmasına izin vermesi hiçbir anlam ifade etmiyor.
Kutsal Kitap’ın güvenilirliği üzerinde bu kadar şüphe olsaydı, bundan kimin kazancı olurdu? İnsanları bu kitapları okumaktan alıkoymaktan en büyük çıkarı olan Şeytan’dır. Kutsal Kitap’ta Şeytan’ın gökten düşüşünün ve insan nesline olan nefretinin ayrıntılı anlatımları yer alıyor. Bu kitaplar Şeytan’ın hangi şekilde çalıştığını ve yaptıklarını neden yaptığını açıklıyor. Kutsal Kitap Allah’ın halkına kendilerini Şeytan’ın saldırılarından korumak için ne yapmaları gerektiğini gösteriyor. Yeni Ahit’in son kitapçığı olan Vahiy, son günden hemen önce Şeytan’ın faaliyetlerinin ne olacağını ve imanlıların bu zamanda ne yapmaları gerektiğini bildiriyor. Şüphesiz Şeytan amaçlarının açığa çıkarılmasını istemiyor ve insanların zihinlerini Kutsal Kitap’tan uzaklaştırarak en büyük faydayı elde edecektir.
Kutsal Kitap’ın değiştirildiğini ispatlamak için kullanılan kaynakları dikkatle okursanız, bu metinlerin büyük kısmının insanların sözcükleri değil, sözcüklerin anlamlarını değiştirdiğini belirttiklerini görürsünüz. Bu kesinlikle doğru olabilir. Tarih boyunca pek çok kişi Kutsal Kitap’ı yanlış yorumlamıştır.
Bir metinde insanların bazı şeyler yazarak bunların Allah’tan olduğunu ileri sürdükleri söyleniyor. Bu da meydana geldi. Barnabas incili gibi kitaplara bakarsanız, bunun sahtekârlık ürünü olduğunu, gerçek bir peygamber tarafından yazılmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz. Örneğin, Barnabas incilinin içerdiği pek çok hata, bu kitabın yazılmış olduğu ileri sürülen tarihten yüzyıllarca sonra yazılmış olduğunu kanıtlıyor.
Allah Kutsal Kitap’ın kurtuluş için güvenilemez bir kaynak olduğu noktaya dek değiştirilmesine izin verseydi, bu oğluna bir ev vaat ettikten sonra onu aldatan babanın durumuna benzerdi. Oğulun düğün gününde gelinle damat büyük bir hevesle yeni evlerinde oturmayı bekliyorlardı. Fakat düğünde baba evin intifa hakkını ailenin 600 yıldır savaş halinde olduğu düşmanlarına verdiğini bildirir. Ne yazık ki genç çift hiçbir zaman bu evde oturamayacaktır. Bu adil geliyor mu? Bu hikâyedeki baba hakkaniyetli mi? Allah’ın hakkaniyetli olduğuna inanıyor musunuz? Allah Kutsal Kitap’ta kurtuluş yolunu açıkladı ve bunu imanlılara vaat etti. Allah düşmanın, yani Şeytan’ın kutsal yazıları bozmasına ve bunların doğruluğunu ortadan kaldırmasına izin vermez. Asıl mirasçılar, iman edenler, kurtuluş yolunun Kutsal Kitap’ta bulunduğuna emin olabilirler.
1900’lerin başında, Eski Ahit’in bilinen en eski elyazmalarından biri, şu anda Kahire’de bir sinagogda bulunan Peygamberler Kodeksi’ydi.1Kodeks eski bir elyazması kitabıdır. Parşömen veya papirus sayfalarından oluşurdu ve tomardan ziyade modern kitaplara benzerdi. Bu, M.S. 895 yılında kopyalanmış olan bir elyazmasıydı. Şüpheciler elyazmasının bozuk olduğunu ve Eski Ahit’in daha eski nüshalarını yansıtmadığını söylediler. Yazıların değiştirilmiş olduğunu söylediler. Bu, kutsal yazıların itibarını sarsmak için denenen akıllıca bir ithamdı. Bir şeyin değişikliğe uğramamış olduğunu nasıl ispatlayabilirsiniz? Bu neredeyse imkânsızdır. Sonra 1947 yılında Eski Ahit’i oluşturan 39 kitapçığın 38’inin nüshaları Yahudiye çölünde, Kumran’da bulundu. Bu nüshalar mevcut olan tüm elyazmalarından 1000 yıldan daha eskiydi. Bu, yüzyılın arkeolojik keşfiydi! Bunlar genel olarak Ölü Deniz Tomarları olarak bilinirler.
Ölü Deniz Tomarları arasında Yeşaya kitabının İsa’dan 100 yıl önce yazılmış tam bir nüshası bulunuyordu. Hem şüpheciler hem de imanlılar tomarın açılmasını heyecanla beklediler. Ne ortaya koyacaktı? Yeşaya peygamberin sözleri M.Ö. 100 ve M.S. 895 arasında değiştirilmiş miydi? Birkaç yazım farkı vardı. Fakat bunların öğreti üzerinde önemli bir etkisi yoktu. Ayrıca nadiren bazı sözcüklerin birbiriyle yer değiştirdiği veya arada bir fazladan bir ifade ya da eksik bir ifade olduğu görüldü. Örneğin, Yeşaya 1:15 ayetinde şu anda kullandığımız nüshalarda “Elleriniz kan dolu” yazıyor. Kumran’da bulunan nüshada “Elleriniz kan dolu ve parmaklarınız suça batmış” yazıyor. Başka bir bölümde, günümüzde kullandığımız nüsha Yeşaya 2:3 ayetinde şöyle yazılı: “RAB’bin dağına, Yakup’un Tanrısı’nın Tapınağı’na çıkalım…” Kumran nüshasında “Rabb’in dağına” kısmı yok. Bu değişkenlikler çok nadir ve kitapların öğretileri üzerinde hiçbir etkileri yok. Alimlerin ulaştığı sonuç, günümüzde elimizde olan nüshanın İsa’nın okuduğu nüshayla aynı olduğuydu!
Alimler Kutsal Kitap dışı edebiyattan binlerce elyazmasını incelediler ve bunlarda büyük çeşitlilikler ve uyuşmazlıklar buldular. Kutsal Kitap ise hayret verici bir kesinlikle tercüme edilmişti. Halka iletmeleri için peygamberlere kurtuluş yolunu anlatan Allah’tan bundan daha azını beklemeli miyiz? İlginç bir şekilde, İsa dinleyicilerini sürekli olarak Eski Ahit’e yönlendirdi. (Yeni Ahit’in İsa’dan sonra yazıldığını hatırlayın.) Peygamber olarak, İsa onun değiştirilmiş olduğunu bilseydi bunu asla yapmazdı. Eski Ahit’in İsa’nın zamanında neye benzediğini kesin olarak bilebiliriz, zira elimizde İsa’nın zamanından öncesine ait bir nüsha var.
Peki ya Yeni Ahit? O değiştirildi mi? Yine, Allah insanların kurtuluş yolu hakkında yüzlerce yıl bilgisiz kalmalarına neden izin versin? Bu adil ve sevgi dolu bir Tanrı’nın yapabileceği şeye benzemiyor. Ayrıca, Yeni Ahit kitapçıklarının halihazırda 5700’den fazla elyazması olduğunu da göz önünde bulundurun. Bilinen en eski kısım Rylands papirüsü denen nüsha ve M.S. 97 ile 150 yılları arasına ait. Yuhanna müjdesinin bir kısmını içeriyor. Yuhanna’nın müjdesini hayatının sonuna doğru, birinci yüzyıl sonlarında yazdığına inanılıyor. Bunun anlamı, Rylands papirüsünün Yuhanna’nın kitabı yazmasından 10– 60 yıl sonra kopya edilmiş olabileceğidir. Bunu eski çağlardan diğer, dinî olmayan edebiyat eserleriyle karşılaştıralım.
Alimler İlyada’nın M.Ö. sekizinci yüzyılda yazıldığını düşünüyorlar. İncil’in 5700 elyazmasına karşılık, İlyada’nın yalnızca 2000 elyazması mevcut. İlyada’nın en eski elyazması nüshası M.S. 9. yüzyıl sonlarına ait. Bu yazıldığından 1500 yılı aşkın bir süre sonrası demek! Nüshalar arasındaki çeşitliliklere rağmen, sizce kaç kişi İlyada’yı okumayı reddederek, “Bu değiştirilmiş! Orijinal elyazmaları yok, dolayısıyla güvenilir değil!” diyordur? Farklılıklara rağmen, İlyada’nın verdiği mesaj açık. Aynı şey eski zamanlara ait pek çok elyazması için söylenebilir. Eflatun M.Ö. 5. yüzyılda yaşadı. Eserlerinden yalnızca 250 elyazması mevcuttur, bunların en eskisi M.S. 9. yüzyıla, Eflatun’un yaşadığı dönemden en az 1200 yıl sonrasına aittir. Kaç kişi Eflatun’un yazılarını bazı nüshalar arasında önemsiz farklılıklar olduğu ve ilk nüshalardan hiçbiri sağlam kalmadığı için reddediyor? Buna karşın, elimizde Yuhanna müjdesinin ilk yazıldığından yalnızca 10–60 yıl sonra kopya edilmiş bir nüshası mevcut!
Aslında, Yeni Ahit’in ikinci ve üçüncü yüzyıllardan kalma büyük kısımları mevcut (örneğin P45, P46, P47, P66, P72, P74 ve P75 olarak adlandırılan nüshalar), bunun anlamı kitaplar ilk yazıldıktan yaklaşık 70–150 yıl sonra kopya edilmiş olmaları. Eski yazı bilimi açısından bu hayret verici bir güvenilirlik ortaya koyuyor.
İnternette bir araştırma yapın ve bu 10–150 yıllık bir zaman dilimini diğer dinî kitapların elyazmalarıyla karşılaştırın. O elyazmalarının orijinalleri ve elimizdeki ilk kopyaları arasında ne kadar zaman geçmiş? Yeni Ahit’in mevcut nüshalarının, bulacağınız diğer tüm dinî kitaplar kadar eski olduklarını göreceksiniz. Ayrıca Yeni Ahit’in eski zamanlardan kalma elyazmalarının en iyi korunanları arasında olduğunu göreceksiniz. Diğer dinî kitaplarda yazım farklılıkları var mıydı? Metinlerde önemsiz çeşitlilikler var mıydı? Evet, Kutsal Kitap harici dinî metinlerin elyazmalarında imlâ ve metin bakımından önemsiz çeşitlilikler bulacaksınız. Bu elyazmalarının güvenilmez olduğu veya mesajın bozulduğu anlamına gelmez.
Yeni Ahit herkesin Allah’ın vahyini okuyabilmesi için çoğaltıldı. İlk zamanlarda Yeni Ahit’i çoğaltan çok sayıda profesyonel yazıcı yoktu, dolayısıyla evet, ara sıra bazı sözcükler yanlış yazıldı. Kimi zaman insanların gözleri yoruldu ve nüsha yazarken orijinaldeki bir satırı atladılar. Diğer bazı durumlarda aynı satırı iki kez yazdılar. Kimi zaman, Yeni Ahit’i bir kişi yüksek sesle okurken birkaç yazıcı aynı anda kopya etti. Grekçede bazı sesli harfler, örneğin omikron ile omega birbirine benzerdir, böylece yazıcılar omega yerine omikron yazdılar. Kabul ediliyor ki, elyazmalarında önemsiz bazı çeşitlilikler var, ancak bunlar öğreti açısından sorun meydana getirmiyor. Yazımdaki herhangi bir değişikliğin elyazmasını güvenilmez hale getirdiğini söylüyorsanız, hiçbir dinin eski dinî metinlerinin elyazmalarına güvenemezsiniz, zira bunların hepsi bu küçük farklılıkları ihtiva ediyor. Fakat bu, içeriklerinin veya öğretilerinin değiştirildiği veya güvenilmez olduğu anlamına gelmiyor.
Yeni Ahit pek çok dile tercüme edildi ve başka kişilerin yazılarında on binlerce kez alıntı yapılarak aktarıldı. Bu elyazmalarını birbirleriyle ve çağdaş yazarların Yeni Ahit’ten yaptıkları alıntılarla karşılaştırarak, alimler daha sonraki bir zamanda yapılmış olan tüm eklemeleri ve ortaya çıkan çeşitlilikleri tespit edebiliyorlar. Modern çeviriler ya eklenen sözcükleri çıkarıyor ya da okuyucuyu durumdan haberdar etmek için çeşitliliklerle ilgili dipnotlara yer veriyorlar. Elyazmalarında çeşitlilikler var mı? Evet. Ancak pek çok elyazması ve alıntı sayesinde bu çeşitliliklerin ne olduklarını biliyoruz. Bir kez daha, Kutsal Kitap’ta yer alan, kurtuluş yolu dahil olmak üzere hiçbir gerçek, kaybolmuş, karışık hale gelmiş veya değiştirilmiş değil.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, kültürümüzde insanlar çoğunlukla Allah’ın kutsal kitapları yalnızca söylemek istediklerini bir melek aracılığıyla peygambere kelimesi kelimesine dikte ettiğini, peygamberin de bu sözleri tamı tamına yazdığını düşünüyor. Peki bu Allah’ın Kutsal Yazılar’ı vahyettiği tek yol mu? Hiç de öyle değil! Bu konuyu inceleyip açıklayalım.
Kutsal Kitap 66 kitapçıktan meydana geliyor. Bu 66 kitap yaklaşık 40 yazar tarafından yazılmış. İbranice, Aramice ve Grekçe uzmanları 40 yazarın tarzları arasındaki farkları görebiliyor. Yazarların eğitim durumları ve yazma yetenekleri farklıydı. Bunların bazıları çoban, bazıları rahip, bazılarıysa kraldılar. Her bir sözcüğü Allah seçmiş olsaydı, yazım yeteneği ve tarzlarında farklar olmazdı.
Allah peygamberleri söyleyecekleri ya da yazacakları şeyin içeriğine ilişkin yönlendirdiyse de, her bir sözü Allah seçmedi. Peygamberlerin kendilerine bildirilen gerçekleri kendi yazım becerileri ve yetenekleriyle seçmelerine izin verdi. Kimi zaman eğitimi az olan peygamberler öyle şekilde yazdıklar ki, sonraki yıllarda yazıcılar bazen yazdıklarının gramerini düzelttiler! Örneğin, Yeni Ahit kitapçıklarının yazarlarının çoğu kendi anadilleri olmayan Grekçede yazdılar. İkinci veya üçüncü dillerinde gramer ve ifade becerileri her zaman mükemmel değildi. Yine de Allah’ın bildirisini tam ve doğru bir şekilde ilettiler. Pek çok vahyin Allah tarafından kelimesi kelimesine yazdırılmadığını anladığımızda, sonraki yıllarda bir yazıcının bir cümlenin anlamının kaybolmasına yol açmadan gramerini düzelttiğini gördüğümüzde telaşa kapılmayız. Bir sözcük aktarılırken imlâsı aynen korunmadığında telaşa kapılmayız. Allah’ın mesajı kaybolmamıştır, çünkü O kaybolmasına izin vermemiştir.
Allah bir peygamberle rüya ya da görüm aracılığıyla konuştuğunda, peygamberin bu görümü veya rüyayı başkalarına nasıl ifade etmesi gerektiğini her zaman belirtmez. Tabii ki Allah peygamberin yalan öğretmesine izin vermez, ancak peygamberin kendisine verilen hakikati nasıl ifade etmeyi seçeceği büyük ölçüde kendisine bağlıdır. Buna fikrî ilham diyoruz, bu ilham türü sözlü ilhamdan farklıdır. Sözlü ilhama kelimesi kelimesine yazdırma da denilir. Kutsal Kitap’ta yalnızca On Emir sözlü ilhamdan sayılabilir. Geri kalanı fikrî ilhamdır ve Allah’ın kelimelerinin alıntısını içerebilir. Allah düşünceleri ilham ettiği ve peygamber sözcükleri seçtiği için, Kutsal Yazılar Allah’ın peygamberler aracılığıyla konuşmasının ürünüdür. Kutsal Kitap’ın sözlerini insan elleri yazmasına ve peygamber kullanacağı sözcükleri kendisi seçmesine rağmen, Allah’ın isteği doğru bir şekilde iletilir. Bunu peygamberler de anlamış ve kendi yazılarına atıfta bulunurken, tekrar tekrar “Rabb’in sözü…” şeklinde yazmışlardır. Kutsal Kitap şudur: Allah’ın mükemmel mesajının kusurlu insan dilinde iletilmiş hali.
Bir kimse dört müjdenin anlatımlarını okurken yalnızca sözel ilhamdan haberdarsa, yazıların güvenilir olmadığını düşünmesi doğaldır. Dört müjdenin dördünün de olayları tamamen aynı biçimde ifade etmesi gerektiğini düşünürler. Fakat aslında farklılıklar onların güvenilirliklerini kanıtlamaktadır. Müjdelerin yazarları kendilerini tanık olarak görüyorlardı. Tanıklıklarıyla kendi itibarlarını, hatta hayatlarını tehlikeye atıyorlardı.
Bugün bir mahkeme salonunda iki tanık tamamen aynı tanıklığı verirse (yani kelimesi kelimesine aynı olursa) tanıklıkları geçersiz sayılır. Neden? Çünkü herhangi iki kişinin bir olayı hiçbir zaman tamamen aynı şekilde görmediklerini tecrübeler göstermiştir. Bir husus bir tanığı bir bakımdan etkiler. Diğer tanık başka bir husustan daha fazla etkilenir. Aynı olayı görmüş olmalarına rağmen kendilerini ifade etmek için farklı sözcükler kullanırlar. Tanıklıklar birbiriyle çelişmediği sürece geçerli kabul edilirler. Ancak tanıkların tanıklıkları bütünüyle aynıysa, tanıkların yalancı olduğu düşünülür. Aralarında anlaşmışlardır.
İsa Aramice konuşuyordu. Dört müjdenin yazarları Grekçe yazdılar. Herhangi iki çevirmen farklı sözcükler seçebilir, ancak her ikisi de mesajı doğru olarak iletir.
Giriş kısmındaki örnekte görüldüğü gibi, itfaiyecinin mesajı doğruydu. İnsanları binadan çıkmaya çağıran haberci kusurlu olsa da, mesaj anlaşıldı.
Meselenin sonucu nedir? Kutsal Kitap eski zamanlardan kalma en yaygın olarak çoğaltılmış ve en iyi korunmuş belgedir. İmlâda, sözcük sıralamasında, eklenen sözcüklerde veya düzeltilen gramerdeki küçük değişkenliklerin tümü, çok sayıdaki elyazması ve yapılan alıntılar birbiriyle karşılaştırılarak belirlenebilir. Kutsal yazıların mesajı, öğretileri ve içerdikleri gerçek değişmez. Kitaplar güvenilirdir. Mukaddes yazılar hakkında iftiralara inanarak Şeytan’ın sizi ahir zaman hakkında bilmeniz gerekenleri öğrenmekten alıkoymasına izin vermeyin. Kutsal Kitap’a inanın. Mesaj Allah’tandır. O, kurtuluş yolunu bilebilmeniz için bunu korumuştur.
Önce şunu bilin ki, Kutsal Yazıların hiçbir peygamberliği özel yorumdan gelmemiştir; ama Allah’ın kutsal adamları, Kutsal Ruh tarafından yöneltilmiş olarak konuştular. 2. Petrus 1:20, 21.2Kutsal İncil çevirisi, Lütuf Yayıncılık.
İsa’dan önceki İbrani peygamberlerin yazıları derlemesini meydana getiren 39 kitapçık bulunmaktadır. Hristiyanlar bu İbrani peygamberlik yazıları derlemesine Eski Ahit (Eski Antlaşma) adını verirler. Eski Ahit’in 39 kitapçığından ilk beşini Musa’nın yazdığına inanılır. Bu beş kitap Tevrat adıyla da bilinir ve Tekvin [Yaratılış], Çıkış [Mısır’dan Çıkış], Levililer, Sayılar [Çölde Sayım] ve Tesniye [Yasa’nın Tekrarı] kitapçıklarından oluşur.
Tevrat’a ek olarak, Eski Ahit’in diğer 34 kitapçığı arasında Mezmurlar ve Daniel, Yeremya ve Kral Süleyman dahil olmak üzere diğer pek çok peygamberin yazıları yer almaktadır. Türkçede bazı kişiler Eski Ahit’in tamamından Tevrat olarak söz ederler ve tüm bu peygamberlik yazılarını Musa’ya atfederler. Ancak bunların tümünü Musa yazmamıştır. Bazı kişiler yalnızca ilk beş kitapçıktan (Torah) Tevrat olarak söz eder. Bu nedenle Türkiye’de bu konuları konuşurken kullandığımız kavramlara dikkat etmeliyiz.
Aynı şekilde, Türkiye’de Yeni Ahit’i (İncil) meydana getiren unsurlar hakkında da kafa karışıklığı vardır. Türkiye’de pek çok kişi Yeni Ahit’ten (İncil’den) söz ederken, İsa’nın hayatını anlatan, O’nun dört izleyicisi tarafından yazılmış olan öyküleri düşünmektedir. Bu dört kitapçığa yazarlarının adı verilir: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Bunlar, “dört müjde” olarak tanınır. Her müjde, İsa’nın hayatını ve hizmetini kendi bakış açısından ele alır ve İsa’nın gerçekten söylediği sözleri içerir. İncil’i baştan sona okursanız, onun aynı zamanda İsa’nın Allah’tan vahiy alan diğer izleyicilerinin yazdığı mektupları içerdiğini de göreceksiniz. Bunların arasında Pavlus, Yakup, Petrus ve Yahuda tarafından yazılan mektuplar yer alır. Yeni Ahit (Yeni Antlaşma) adı da verilen İncil’de toplam 27 kitapçık yer alır.
Eski ve Yeni Ahit’lerin “Kutsal Kitap” adlı çağdaş bir çevirisinde, kapakta zaman zaman şu ibareyi görebilirsiniz: Tevrat, Zebur ve İncil. Okuyucu, Kutsal Kitap’ın Eski ve Yeni Ahit’lere ait 66 kitapçığın tümünü içerdiğini bilmelidir. Bunlar Musa’nın kitaplarıyla (Tevrat) ve dört müjdeyle sınırlı değildir. Okuyucu terminolojideki bu farkların bilincinde olmalıdır. Bu yazıda “Tevrat, Zebur ve İncil” derken Eski ve Yeni Ahit peygamberlik yazılarının tümünü içeren derlemeden söz ediyoruz. Bunlara ayrıca Kutsal Kitap ya da kutsal yazılar diyoruz. Türkçede Eski ve Yeni Ahit’in “Kitabı Mukaddes” adlı daha eski bir çevirisi de bulunmaktadır.
Basit yanıtıyla, kutsal yazılar bize bunun Allah’ın hayatlarımız için arzusu olmadığını söylüyor.
Şarap insanı alaycı, içki gürültücü yapar, onun etkisiyle yoldan sapan bilge değildir. (Süleyman’ın Özdeyişleri 20:1).
Öyleyse başkaları gibi uyumayalım, ayık ve uyanık olalım. Çünkü uyuyanlar gece uyur, sarhoş olanlar da gece sarhoş olurlar. Gündüze ait olan bizlerse, iman ve sevgi zırhını kuşanıp başımıza miğfer olarak kurtuluş umudunu giyerek ayık duralım. Çünkü Tanrı bizi gazaba uğrayalım diye değil, Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla kurtuluşa kavuşalım diye belirledi (1. Selanikliler 5:6–9).
Alkollü içki içmenin zararlı olduğunu ve hem fiziksel hem de ahlaki olarak bozulmaya yol açtığını göstermek için kutsal yazılardan örnekler vermek gerçekten de gerekli mi? Gazetelerde her gün alkollü içki içmekten kaynaklanan, boşa harcanmış para, eş suistimali, dayak, zina, soygun, kavga, cinayet, trafik kazası, tartışma ve bedensel hastalık haberlerini okumuyor muyuz? Az miktarda alınan alkol dahi motorlu araç kullanma yetisini zayıflatır ve beyin hücrelerini etkiler. İsa’nın izleyicileri alkollü içki içerlerse imansızlara nasıl bir örnek teşkil ederler? İmansızları dünyanın yollarında devam etmeye ve Mesih’in ikinci gelişi için gerekli ahlaki hazırlığı yapmayı reddetmeye yönlendirmezler mi?
Bunu aklınızda tutarak, Hristiyanlara alkollü içki içmeyi neden uygun bulduklarını sorabilirsiniz!
Hristiyanların büyük kısmına neden alkollü içki içtiklerini sorarsanız pek çoğu Kutsal Kitap’ın alkollü içkilerin kullanımını, sarhoşluğa yol açmadığı müddetçe yasaklamadığı yanıtını verecektir. Onların görüşüne göre itidalli olarak alkol kullanımı uygundur. Ancak bilim bize yalnızca bir bardaktaki alkol miktarının zihinsel ve bedensel melekelerin zayıflamasına neden olduğunu bildiriyor. Böyle düşünen Hristiyanların kendilerini sarhoş olmuş saymaları için kaç bardak alkollü içki içmeleri gerek?
Hristiyanların alkolü savunmak için ileri sürdükleri Kutsal Kitap ayetlerine bakarsak, bu ayetlerin çevirilerinde, yorumlanmasında ve anlaşılmasında ciddi sorunlar olduğu hemen ortaya çıkacaktır. Aşağıda yazılanlar kapsamlı olmaktan çok uzaktır, ancak okuyucu için temel meselelerin altını çizecektir.
Kutsal Kitap’ta alkol kullanımını tasvip etmeyen pek çok bölüm vardır (Levililer 10:8–11; Hakimler 13:3, 4; Süleyman’ın Özdeyişleri 31:4, 5; 23:31–33; 20:1; 1. Timoteos 3:2, 3). Aynı zamanda şarabın Allah’tan gelen bir bereket olduğunu ve tadı çıkarılması gerektiğini gösteren ayetler de var (Yaratılış 27:28; 49:10–12; Mezmur 104:14, 15; Yeşaya 55:1; Amos 9:13; Yuhanna 2:10–11). Kutsal Kitap bir şeyi nasıl hem kınayıp hem de onaylayabilir? Kutsal yazıların tümünün Kutsal Ruh tarafından ilham edildiğine inanıyorsak (2. Timoteos 3:16) kutsal yazının öğretisinde hiçbir çelişki olmamalıdır. Bu belirgin uyumsuzluğu nasıl açıklayabiliriz? Yanıt, Kutsal Kitap kavramlarının ve bunların tercümelerinin yanlış anlaşılmasında yatıyor.
Örneğin çağdaş İngilizcede ‘wine’ (şarap) sözcüğü her zaman mayalı meyve suyunu ifade eder. Pek çok çağdaş sözlük yalnızca bu çağdaş tercümeyi yansıtacaktır. Fakat daha eski İngilizce sözlükler bir zamanlar İngilizcedeki ‘wine’ sözcüğünün ya mayalı şarap ya da mayalanmamış üzüm suyu anlamına gelebildiğini gösteriyor. İngilizce açısından bu durum Kutsal Kitap’ın ünlü Kral James Çevirisi 17. yüzyılda tercüme edildiğinde de geçerliydi. Dolayısıyla Kutsal Kitap ayetleri mayalanmamış üzüm suyundan da mayalı şaraptan da bahsetse, tercümanlar bunu İngilizceye tercüme etmek için yalnızca ‘wine’ sözcüğünü kullandılar. Ne var ki, sözcüğün anlamı zamanla değişti. Öyleyse, Kutsal Kitap’ın Kral James Çevirisi’ni okuyan çağdaş okuyucular, zihinlerinde ‘wine’ sözcüğünün çağdaş tanımı olduğundan, doğal olarak Kutsal Kitap’ın her zaman mayalı şaraptan bahsediyor olduğunu düşünebilirler. Bu bir yanılgıdır.
Bu durum Kutsal Kitap’ın orijinal dilleri olan İbranice (Eski Ahit) ve Grekçede (Yeni Ahit) mevcuttu. İbranice yazan peygamberler mayalanmamış üzüm suyunu belirtmek için tiroş sözcüğünü kullanabilirlerdi. Hem mayalı şarabı hem de mayalanmamış üzüm suyunu ifade eden yayin sözcüğünü de kullanabilirlerdi. Okuyucu hangi yorumun doğru olduğunu nasıl anlayabilir? Yalnızca bağlamdan.
Aynı durum eski Yunancada da mevcut. Bir yazar mayalanmamış üzüm suyu anlamında gleukos sözcüğünü tercih edebilir ya da hem mayalı şarabı hem de mayalanmamış üzüm suyunu belirten oinos sözcüğünü kullanabilirdi. Okuyucu hangisinin hangisi olduğunu nasıl anlayabilir? Tekrar, bunu bağlamdan anlayabiliriz.
Bu çağdaş okuyucu için epey güç olabilir, zira pek çok çağdaş dilde hem üzüm suyu hem de mayalı şarap için kesin ifadeler mevcut. Her ikisi için tek bir sözcük kullanılmıyor. Ne var ki, kadim Arapça öğrenmiş olan bir kimse sözcüklerin çoğunlukla pek çok anlamları olduğunu bilir ve bunları içinde yazılmış oldukları bağlamdan anlar.
Önde gelen pek çok Kutsal Kitap uzmanı ve Kutsal Kitap sözlüğü dahi, Kutsal Kitap’ta tek bir tür şaraptan bahsedildiği görüşünü ortaya koyuyor: mayalı şarap. Dolayısıyla ortalama Kutsal Kitap okuyucusunun bu konuda kafasının karışması anlaşılabilir bir durum. Okuyucu Kutsal Kitap’taki yayin (İbranice) ve oinos (Grekçe) sözcüklerinin hem mayalanmamış üzüm suyu hem de mayalı şarap anlamlarına geldiklerini ortaya koyan araştırmaları incelemek isterse, kendisine bu konuda yazılmış olan Dallas İlahiyat Akademisi’nden Robert Teachout’un doktora tezini ve Samuel Bacchiocchi’nin kitabını öneririz.3Robert P. Teachout, “The Use of ‘Wine’ in the Old Testament” [Eski Ahit’teki “Şarap” Kelimesinin Kullanımı] (PhD dissertation, Dallas Theological Seminary, 1979). Samuele Bacchiocchi, Wine in the Bible [Kutsal Kitap’taki Şarap] (Berrien Springs, 2004).
Bu konudaki karışıklık, yayin ve oinos sözcüklerinin her zaman ‘şarap’ sözcüğüyle karşılandığı Türkçe tercümede de mevcut. Kutsal Kitap’ın alkollü içkilerin tüketimini ahlaki olarak yanlış gördüğüne inanıyoruz. Şaraptan olumlu söz eden bölümler mayalanmamış üzüm suyundan bahsetmektedir. Şaraptan olumsuz olarak söz eden bölümler mayalı şaraptan bahsetmektedir. Böylelikle, Kutsal Kitap kendi içinde çelişmez ve imanlıları yüksek bir ahlaki davranış standardına tabi tutar.
Aşağıda, sıklıkla tartışılan bölümlerden birkaçına yorum yapacağız, ancak bunlar çok kısa olacak.
Yuhanna 2:1–11 Kana’daki Düğün
Pek çok mucizenin ilki olarak, İsa Kana’daki düğün şöleninde suyu “şaraba” çevirdi. Pek çok kişi, eskiden üzüm suyunun nasıl korunması gerektiği bilinmediğinden düğün davetlilerinin mayalı şarap içtiğini varsayıyor. Bu düşünce doğru olmaktan çok uzak. Bunun nasıl yapılacağı biliniyordu. Sizce pekmezi kimden aldık? Bazıları da üzüm suyunun doğal olarak şaraba dönüştüğünü sanıyor. Fakat bu da doğru değil. Üzüm suyu çok hassas koşullarda korunmadığında ekşir ve içilemez hale gelir. Eskilerin mayalı şarabı içilebilir bir halde saklaması, üzüm suyunu içilebilir bir halde saklayacak kadar ya da daha fazla çaba gerektiriyordu. Eskiler üzüm suyunu bir yıla kadar, hatta bazen daha uzun süre içilebilir halde saklamayı biliyorlardı!4Bkz. Bacchiocchi S. 125.
Düğündeki davetliler bazılarının ileri sürdüğü gibi hâlihazırda bol miktarda mayalı şarap içmiş olsalardı ve İsa mucizevi olarak 450 ile 600 litre arası daha da kaliteli şarap üretmiş olsaydı, bu İsa’nın ahlaki karakteri hakkında ne gösterirdi? İsa hayatında paktı, hiçbir günah işlemedi ve diğerlerine kutsal yazılara saygı göstermelerini öğretti. Sarhoş oldukları varsayılan insanlara daha da fazla şarap vererek sarhoşluğu tasvip etmiş olması düşünülebilir mi? Bu uygunsuz olurdu. Doğru açıklama, buradaki oinos sözcüğünün mayalanmamış üzüm suyunu belirtiyor olmasıdır.
Matta 26:20–29; Markos 14:17–25; Luka 22:14–20: Rabb’in Sofrası
Bu bölümlerde ‘şarap’ sözcüğü geçmiyor, bunun yerine ‘asmanın ürünü’ ifadesi yer alıyor. Birinci yüzyılda yaşayan tarihçi Yosefus (Josephus) aynı ifadeyi mayalanmamış üzüm suyu anlamında kullanıyor.
Ayrıca, İsa Rabb’in Sofrası ibadetini Fısıh yemeği sırasında tesis etti, bu yemekte hiçbir tür mayaya izin verilmiyordu. Fısıh sofrasındaki üzüm suyu mayalanmış şarap olamaz, zira bu İsa’nın pak ve lekesiz kanının uygun bir simgesi olamazdı!
Elçilerin İşleri 2:13: Pentikost Günü
İsa’nın ölümünden ve dirilişinden elli gün sonra, öğrencileri O’nun kendilerine vaat etmiş olduğu Kutsal Ruh’un gücünü aldılar. Pentikost zamanıydı ve Yeruşalim dünyanın dört bir yanından hacılarla doluydu. Birdenbire öğrenciler bilmedikleri dilleri konuşmaya başlayarak, İsa’nın ölümden dirilişini duyurdular. Sıradan Celilelilerin yabancı diller konuştuklarını duymak hacıları hayrete düşürdü! Ancak bazıları bunun Allah’tan bir mucize olduğunu kabul etmeyerek, öğrencilerle alay ettiler.
Başkalarıysa, “Bunlar taze şarabı fazla kaçırmış” diye alay ettiler (Elçilerin İşleri 2:13).
Petrus alay edenlere karşı çıkarak şöyle dedi:
“Bu adamlar, sandığınız gibi sarhoş değiller. Saat daha sabahın dokuzu!” (Elçilerin İşleri 2:15).
Günümüzde bazı Hristiyanlar, alkol kullanımını savunmak için, bu ayetlerde ilk Hristiyan kilisesinde mayalı şarap içildiğinin belirtildiğini söylüyorlar. Alay edenlerin, öğrencileri başka durumlarda mayalı şarap içerken görmüş olmasalar, onlarla çekişemeyeceklerini ileri sürüyorlar. Burada belirtilen ‘yeni şarap’ın mayalı şarap olduğunu varsayıyorlar. Dahası, Petrus’un suçlamalara yanıt vermek için öğrencilerin alkolden kaçındıklarını değil, yalnızca saatin içmek için çok erken olduğunu söylediğini iddia ediyorlar.
Alaycılar suçlamada bulunmak için bir olguya dayanma ihtiyacı duymazlar. Öyleyse alaycıların daha önce öğrencileri içerken gördükleri fikri savunulamayacak bir varsayımdan öte değil. ‘Taze şarap’ olarak tercüme edilen sözcük, üzüm suyu anlamına gelen gleukos. Petrus’un yanıtı, saatin içmek için çok erken olması, yalnızca alaycıların kolaylıkla anlayabileceği bir şeydi. Petrus “Biz içki içmeyiz, dolayısıyla sarhoş olmamız mümkün değildir” deseydi, alaycılar rahatlıkla “Gizli gizli içiyorsunuz” diye karşılık verebilirlerdi. Diğer bir ihtimal de, alaycılar gleukos sözcüğünü kullandıklarından, Petrus “Biz içmiyoruz” diyemezdi. Deseydi, öğrencilerin üzüm suyu içmediği anlamına gelirdi, tabii ki bu doğru olmazdı.
Alay edenler öğrencileri mayalı şaraptan sarhoş olmalarıyla suçlamak istedilerse, neden oinos yerine gleukos sözcüğünü kullandılar? Muhtemelen öğrencilerin yeme içme konusunda ölçülü oldukları biliniyordu ve alay edenler esasen “Bakın, alkole el bile sürmeyen bu adamlar üzüm suyundan sarhoş olmuşlar!” diyorlardı.
1. Korintliler 11:21: Korint’te Rabb’in Sofrası’nda.
Birinci ve İkinci Korintliler, Elçi Pavlus’un Yunanistan’daki Korint kentinde bulunan imanlılara yazdığı mektuplardı. Bu mektuplardan imanlıların birtakım sıkıntılar yaşadıkları ve elçi Pavlus’tan tavsiye istedikleri anlaşılıyor. Meselelerden biri Rabb’in Sofrası kutlaması sırasında ortaya çıkmıştı. Bu, imanlıların İsa’nın kurban olarak ölümünü anmak üzere hep birlikte mayasız ekmek yiyip üzüm suyu içtikleri zamandır. Rabb’in Sofrası Korint’te ortak bir yemek havasında kutlanıyor, herkes diğerleriyle paylaşmak üzere yiyecekler getiriyordu. En azından, olması gereken buydu.
Anlaşılan bazıları yiyeceklerini başkalarıyla paylaşmak istemiyor, bunun sonucunda da zenginler çok yerken fakirler azla yetiniyorlardı. Paylaşma eksikliği sofranın amacına ve ruhuna aykırıydı. Bu bağlamda Pavlus şunları yazdı:
Her biriniz ötekini beklemeden kendi yemeğini yiyor. Kimi aç kalıyor, kimi sarhoş oluyor (1. Korintliler 11:21).
Bu kutsal yazı bölümü bazılarının sarhoş olduğunu bildiriyor. Bazı Hristiyanlar bu sofralarda alkollü içkilerin yaygın olduğuna, bunun normal olduğuna inanıyor. Bu doğru mu? Öncelikle, Korintliler hata içindeydiler ve Pavlus onların yanlışını düzeltiyordu. Bu nedenle Korintliler alkollü içki içiyor olsaydı bile, bu alkol kullanımının iyi ve imanlılar açısından normal olduğunu göstermez. Pavlus Korintlilerin davranışını kınıyor. Ancak bu bölümün daha iyi bir açıklaması var.
Grekçe metuo ve metusko fiilleri sarhoş olmak anlamına gelebilir. Ancak doymak anlamına da gelebilirler. Burada metuo sözcüğü aç sözcüğüne tezat olarak kullanılmış. Tercüme şöyle olacaktı: “Her biriniz ötekini beklemeden kendi yemeğini yiyor. Kimi aç kalıyor, kimi ise iyice doyuyor.” Kutsal Kitap çevirisinin tercümanları metuso sözcüğünü ‘sarhoş’ olarak çevirmeyi tercih etmişler. Tercümanlar yalnızca Grekçe sözlükleri kaynak aldılarsa, bunu neden bu şekilde yaptıkları anlaşılabilir.
Bazı Grekçe sözlüklere bakarsanız bu iki sözcüğün, metuo ile metusko’nun yalnızca sarhoş olmak olarak tanımlandığını göreceksiniz. Ne yazık ki bu sözlükler tam değil, zira bu sözcüklerin belli ki başka anlamları var. Birkaç örneği inceleyelim. İbranice Eski Ahit’in M.Ö. 3. yüzyılda yapılan Grekçe tercümesi Septuaginta’da, Mezmur 23:5 ayeti aşağıdaki gibi çevrilmiş:
Düşmanlarımın önünde bana sofra kurarsın, başıma yağ sürersin, kâsem taşıyor.
“Kâsem taşıyor” ifadesi Grekçede metusko sözcüğüyle karşılanmış. Hiç kimse bunu ‘sarhoş olmak’ şeklinde tercüme etmiyor. Bir diğer örnek de, Mezmur 65:10 ayetinde “Yarıkları bolca sular[sın]” ifadesindeki ‘sularsın’ fiili, metusko ile ifade edilmiştir. Yeremya 31:14 ayetinde şunları okuyoruz:
“Kâhinleri bol yiyecekle doyuracağım, halkım iyiliklerimle doyacak” diyor RAB.
“Doyuracağım” olarak çevrilen sözcük ‘metuso’dur. Bu bağlamda sarhoşluk anlamına gelmez.
Yuhanna 2:10 ayeti pek çok İngilizce tercümede sanki insanlar sarhoşmuşlar gibi anlaşılsa da, Türkçe Kutsal Kitap metusko’yu doğru çevirmiş. “Çok içildikten sonra” doğru.
Dolayısıyla, 1. Korintliler 11:21 ayetindeki metuo sözcüğü ‘doymuş’ veya ‘tok’ olarak çevrilmelidir. Korint’teki zenginler doyana kadar yiyorlardı, fakirler ise aç kalıyorlardı.
Efesliler 5:18: Şarapla sarhoş olmayın.
Şarapla sarhoş olmayın, bu sizi sefahate götürür. Bunun yerine Ruh’la dolun (Efesliler 5:18).
Bazıları bu ayeti ölçülü alkol kullanımını haklı göstermek için kullanmaktadır. İddialarına göre, Pavlus alkol kullanımını yasaklamak istemiyordu, yoksa “Şarap tüketmeyin” derdi. Ancak oinos sözcüğü hem şarap hem de üzüm suyu anlamına geldiğinden, böyle deseydi üzüm suyunu da yasaklamış olurdu. Gözlemlediğimiz bir diğer konu da, Pavlus şarapla sarhoş olmayı Ruh’la dolu olmaya tezat olarak belirtiyor. Ölçülü bir şekilde, veya birazcık Ruh’la dolu olmayı önermiyor. Aynı şekilde, az miktarda şarabı da onaylamıyor. İfadesinde vurguladığı nokta bu değil. Ele alınan konu, eylemin kaynağı. Şarabı Ruh’la kıyaslıyor. “Bu sizi sefahate götürür” ifadesindeki “bu” nedir? Şarabın kendisinden mi, yoksa sarhoş olma durumundan mı söz ediliyor? Dilbilgisi bakımından her ikisi de olabilir. Ancak Pavlus burada sefahat (ahlaksızlık) ihtiva eden şeyin şarabın kendisi olduğunu söylüyor olabilir. Kutsal Kitap öğretisinin geri kalanıyla tutarlılık gözetildiğinde, Pavlus’un ölçülü alkol tüketimini onaylamadığı açık bir şekilde görülüyor.
1. Timoteos 5:23: Artık yalnızca su içme, ama miden… için biraz şarap kullan.
Alkol tüketiminin savunucuları, buna ruhsat olarak sıklıkla Pavlus’un genç bir din görevlisi olan Timoteos’a tavsiyesini ileri sürmekteler.
Artık yalnız su içmekten vazgeç; miden ve sık sık baş gösteren rahatsızlıkların için biraz da şarap iç (1. Timoteos 5:23).
Bazıları şarabın kendisinde yanlışlık olmadığını, yoksa Pavlus’un Timoteos’a böyle bir tavsiyede bulunmayacağını ileri sürüyor.
Öncelikle, Pavlus genel olarak imanlılara zevk için serbestçe şarap içmelerini tavsiye etmiyor, fakat bizzat Timoteos’un ilaç olarak ‘biraz’ şarap kullanmasını söylüyor. Buradaki Grekçe sözcük ‘içmek’ değil, ‘kullanmak’ anlamına geliyor. Bu tercümeyi Kutsal İncil5Kutsal İncil, Lütuf Yayıncılık, İstanbul. adlı Yeni Ahit çevirisinde buluyoruz. ‘Kullanmak’ sözcüğü “şarabın” içecek olarak değil, ilaç olarak kullanılmasına vurgu yapıyor. Eski dünyada bir ölçü üzüm suyunu iki, üç, beş veya daha fazla ölçek suyla karıştırmak yaygın bir uygulamaydı. O günlerde üzüm suyunun nasıl saklandığını hatırlayın: kaynatılarak yoğun kıvamlı bir şerbete (pekmeze) dönüştürülüyordu. Üzüm suyu içmek istedikleri zaman yalnızca su katıyorlardı. Şimdi bahsedilen “şarabın” alkollü mü yoksa alkolsüz mü olduğunu görelim.
Okuyucular çoğunlukla bu ayetteki “şarabın” alkollü olduğunu varsayıyor. Daha önce görmüş olduğumuz gibi, oinos şarap ya da üzüm suyu anlamına gelebilir. Hangisiydi? İlk olarak, kutsal yazının diğer kısımlarıyla (örneğin Özdeyişler 20:1) tutarlılığı sürdürmek istiyorsak, Pavlus’un üzüm suyundan bahsediyor olması mantıklı gelir. Timoteos genç bir din görevlisiydi ve Pavlus ona kilise önderlerinin atanması konusunda tavsiyeler veriyordu:
İşte güvenilir söz: Bir kimse gözetmen olmayı gönülden istiyorsa, iyi bir görev arzu etmiş olur. Ancak gözetmen ayıplanacak bir yanı olmayan, tek karılı, ölçülü, sağduyulu, saygın, konuksever, öğretmeye yetenekli biri olmalı. Şarap düşkünü, zorba olmamalı; uysal, kavgadan ve para sevgisinden uzak olmalı. Evini iyi yönetmeli, çocuklarına söz dinletmeli, her yönden saygılı olmalarını sağlamalı. Kendi evini yönetmesini bilmeyen, Tanrı’nın topluluğunu nasıl kayırabilir? (1 Timoteos 3:1–5).
Şarap içen bir din görevlisi Pavlus’un tavsiyesinin aksine hareket etmiş ve başkalarına kötü örnek olmuş olurdu. Tabii ki Pavlus’un burada şaraptan değil üzüm suyundan bahsettiğini anlamak için başka nedenler de var.
Kadim zamanlardan kalan bazı yazılı kayıtlar, suyla karıştırılmış üzüm suyunun mide rahatsızlıklarına çare olarak kullanıldığını gösteriyor. Bacchiocchi yazar Athenaeus’tan alıntı yaparak, M.S. 280 yılında şöyle dediğini bildiriyor: “Kişi, ya suyla karıştırılmış ya da ısıtılmış olarak üzüm suyu (glukon oinon) alsın, bilhassa protropos adı verilen türünden. Tatlı alkolsüz glukus, mideye iyi gelir, ve üzüm suyu ağırlık vermez, uyku bastırmaz.”6Samuele Bacchiochi, Wine in the Bible, Berrien Springs 2006, p. 244. Yaptığı alıntı: Athenaeus, Banquet 2, 24. Protropos sözcüğü mayalanmamış üzüm suyuna verilen Latince bir isimdi. ‘Alkolsüz’ sözcüğü, tatlı ve mayalanmamış bir üzüm suyu türü olan effoeminatum’dan tercüme edilmişti.
Pavlus neden ‘artık yalnızca su içme’ ifadesini kullandı? Belki Timoteos, Eski Ahit zamanındaki rahipler ve Nezîrler (adanmış kişiler, bkz. Çölde Sayım 6) gibi, hem mayalı hem de mayalanmamış üzüm suyundan kaçınıyordu. Hatta bunu ona bizzat Pavlus önermiş olabilir. Bir kilise önderi geçmişin rahiplerinden daha mı az pak olmalıdır? Timoteos muhtemelen yalnızca su içiyordu. Ancak burada, 1. Timoteos 5:22 ve 23 ayetlerinde, Timoteos’a pak kalması için halen tavsiyelerde bulunurken, Pavlus ona mide rahatsızlıkları için kendisini su içmekle sınırlamaması gerektiğini söyledi. Başka bir deyişle, su ve üzüm suyu karışımı midesine faydalı olacaktı.
Birinin üzerine ellerini koymakta aceleci davranma, başkalarının günahlarına ortak olma. Kendini temiz tut. Artık yalnız su içmekten vazgeç; miden ve sık sık baş gösteren rahatsızlıkların için biraz da şarap iç (1. Timoteos 5:22–23).
Sonuç olarak, burada Pavlus kutsal yazının tanıklığına aykırı gidip alkollü içkileri imanlılar için tasvip ediyor değildi. O, tıpkı eski zaman rahipleri gibi her konuda yüksek bir paklık standardını korumak amacıyla muhtemelen yalnızca su içen, son derece bilinçli genç bir din görevlisine tavsiyede bulunuyordu. Pavlus suyla birlikte biraz da üzüm suyu içerse, belli bir hastalık için iyi bir ilaç olacağını belirtti.
1. Timoteos 3:8: Aynı şekilde kilise görevlileri… şarap tutkunu… kişiler değil, ağırbaşlı kişiler olmalı.
Bazı Hristiyanlar bu ayete atıfta bulunarak, ara sıra şarap içmenin uygun olduğunu söylüyorlar. Pavlus’un kilise görevlilerinin (diyakonların) şarap içmemesi gerektiğini söylemek istese, ‘şarap tutkunu [olmayan]’ değil, kısaca ‘şarap içmeyen’ diyeceğini ileri sürüyorlar. Sorunun bizzat şarap içmek değil, içilen şarabın miktarı olduğunu iddia ediyorlar. Bunun geçerliliği var mı?
Kutsal Kitap şarabın kendisi hakkında ne diyor?
Şarabın kızıl rengine, kadehte ışımasına, boğazdan aşağı süzülüvermesine bakma. Sonunda yılan gibi ısırır, engerek gibi sokar. Gözlerin garip şeyler görür, aklından ahlaksızlıklar geçer (Süleyman’ın Özdeyişleri 23:31–33).
Kutsal Kitap imanlılara şaraba bakmayın bile derken, neden bunu tersine çevirip bir miktar içebilirsiniz desin? Özdeyişler’deki bu ayetler, mayalı şarabın tüketildiği miktarda değil, özünde bir sorun olduğunu gösteriyor.
1. Timoteos 3:8 ayeti kilise önderlerinin ve eşlerinin niteliklerinden, ayrıca kilise görevlilerinin (diyakonların) ve onların eşlerinin niteliklerinden söz eden geniş bir bölümün parçası. Bölümü geniş bağlamında ele alırsak ve kullanılan kavramları incelersek tam anlamını kavrayabiliriz.
Kutsal Kitap, 1. Timoteos 3:2 ayetinde kilise önderinin ‘ölçülü’ olması gerektiğini söylüyor. Kutsal İncil tercümesinde derkenarda ‘ayık’ notu var. Şöyle soralım: “Orijinal Grekçe sözcük ne anlama geliyor?”
Grekçe sözcük, nefo kök fiilinden türeyen nefalios sıfatı. Bazı kökenbilimciler fiilin olumsuzluk öneki ‘ne’ ile ‘içmek’ anlamındaki ‘pino’ sözcüğünün birleşiminden türediğini, dolayısıyla kelime anlamıyla ‘içmemek’ olduğunu düşünüyorlar. Diğerleri sözcüğün kökeninin olumsuzluk öneki ‘ne’ ile poinos (‘şarap’ anlamında oinos) sözcükleri olduğunu, yani kelime anlamıyla ‘şarap olmadan’ (şarapsız) demek olduğunu düşünüyorlar. Bu yazıda en çok alıntı yapılan “Kutsal Kitap” adlı tercümede, sözcük her seferinde kelime anlamıyla ‘ayık olmak’ (1. Selanikliler 5:6, 8; 2. Timoteos 4:5; 1. Petrus 1:13; 4:7; 5:8) olarak çevrilmiş. Yani, fiilin birincil anlamı ‘içmemek’ ya da ‘şarapsız olmak.’ Nefalios sıfatı ne anlama geliyor?
Klasik Grek edebiyatında nefalios sözcüğünün ‘şaraptan kaçınma’ anlamına geldiği çeşitli örnekler var. Bu sözcük Helenistik dönemde (Yeni Ahit zamanı) bu şekilde kullanılıyor muydu? Yukarıda sıralanan ayetleri yazan Petrus ile Pavlus’un çağdaşı olan Yosefus, Yahudilerin Kadim Tarihi adlı bir eser yazmıştı. Şöyle yazıyor: “Rahiplik elbiselerini giyenler lekesizdir, paklıkları ve ayıklıkları [nefalioi] ile göze çarparlar, o giysileri giydikleri sürece şarap içmelerine izin verilmez.7Josephus, Antiquities of the Jews [Kadim Yahudilerin Tarihi] 3, 12, 2, tercüme William Whiston, Josephus – Complete Works [Josephus – Bütün Eserleri] (Grand Rapids, 1974), p. 81. Yosefus sözcüğü net bir şekilde “hiç şarap içmeme” anlamında kullanmıştır.
Philon da Petrus ile Pavlus’un çağdaşı bir yazardı. Rahibin nefalios olarak (yani şaraptan tamamen kaçınarak) hizmet etmesi gerektiğini yazdı. Nefalios sözcüğü sıklıkla şarap olmadan sunulan bir sunuyu tanımlamak için kullanılmıştır.
Nefalios sözcüğünün asıl anlamı ‘hiç şarap içmemek’tir. İkinci bir anlamı, mecazi olarak ‘zihinsel ayıklık’ olabilir. Fakat ikinci kullanımda fiziksel ayıklık gerekliliğini ortadan kaldırmaz, zira içkiden kaçınmak zihinsel ayıklığın öncelikli şartıdır.
Yukarıda alıntı yapılan, Petrus ile Pavlus’un nefo sözcüğünü kullandıkları ayetlerde, Rabb’in ikinci gelişine hazırlananların ayık olmaları (yani alkollü içki içmemeleri) gerektiğini görüyoruz. Bu doğal anlam ve sözcük anlamıdır. Öyleyse kiliselerin önderleri için böyle bir zorunluluk görmemiz şaşırtıcı değil. Bu öğüt ayrıca 1. Timoteos 3:11 ayetinde kilise görevlilerinin eşleri için de kullanılıyor, onların da nefalios olmaları gerek. Kutsal Kitap’ın kilise önderlerine ve hizmetkârların eşlerine şaraptan tamamen kaçınmaları talimatını verirken, hizmetkârların şarabı ‘ölçülü’ olarak kullanabileceklerini söylemesi tuhaf olmaz mıydı? Kesinlikle!
Bir Kutsal Kitap yazarının bir şeyin aşırısını yasaklarken (örneğin, şarap düşkünü olmayan derken), bunu ölçülü olarak yapabileceğimizi varsaymak yanlıştır. 1. Petrus 4:4 ayetinde şöyle yazılmıştır:
İnanmayanlar, kendinizi onlarla birlikte aynı sefahat seline atmamanızı yadırgıyor, size sövüyorlar.
Petrus sizin onlarla birlikte sefahat içinde bulunmanızın, bunun bir sel olmadığı müddetçe uygun olduğunu mu söylüyor? Az miktarda sefahat Allah nazarında hoş görülebilir mi?
Bazı Grekçe sözlükler neden nefalios sözcüğünü şarabı ölçülü kullanmak olarak tanımlıyor? Deliller sözcüğün tamamen kaçınmak olarak anlaşılması gerektiğini gösterdiğinden, bu iyi bir soru. Kiliseler neden alkollü içki içmeyi buna eşlik eden bütün kötülüklerle birlikte savunmak için bu kadar çaba harcıyor? İsa’nın pek yakındaki dönüşünü bekleyen imanlıların Yuhanna’nın sözlerini yerine getirmeleri gerekmez mi?
Sevgili kardeşlerim, daha şimdiden Tanrı’nın çocuklarıyız, ama ne olacağımız henüz bize gösterilmedi. Ancak, Mesih göründüğü zaman O’na benzer olacağımızı biliyoruz. Çünkü O’nu olduğu gibi göreceğiz. Mesih’te bu umuda sahip olan, Mesih pak olduğu gibi kendini pak kılar (1. Yuhanna 3:2–3).
Kutsal Kitap alkole karşı tutumunda tutarlıdır. Onu içmememiz gerektiğini söyler. İsa’nın ikinci gelişini ümitle bekliyor musunuz? Pak olmak istiyor musunuz? Öyleyse ne yapmalısınız?
1. Timoteos 3:2 ayetinde Pavlus nefalios sözcüğünün mecazi anlamını (yani, ‘uyanık, kararlı, ciddi olun’) kastetmiş olabilir mi? Mümkün, fakat yüksek ihtimal değil. Listedeki bir sonraki sözcüğün özdenetim sahibi ve makul anlamına gelen sofron olması, nefalios sözcüğünün tamamen kaçınan şeklinde yorumlanmasına destek veriyor. Bunun nedeni alkolden kaçınmanın makul olmak için temel şart olması.
Bazı kişiler Pavlus’un 1. Timoteos 3:2 ayetinde nefalios sözcüğünün ‘tamamen kaçınan’ anlamına gelmesini kastetmiş olsaydı 3. ayette ‘şarap düşkünü olmayan’ ifadelerini eklemeyeceğini ileri sürüyorlar. Bunun çok basit bir açıklaması var.
Grekçe me paroinos ifadesi sözcük anlamıyla ‘şarap yakınında değil,’ yani şarabın tüketildiği yerde olmayan anlamına gelir. Bu tavsiye şu şekilde tercüme edilebilir: Barlara, içkili partilere gitmeyen biri.
Sonuç olarak, kilise görevlileri için verilen ‘şarap düşkünü olmayın’ tavsiyesinin mübalağa olduğunu ve görevlilerin ‘az şarap meraklısı’ olabileceği anlamına gelmediğini anlıyoruz.
Yasanın Tekrarı 14:26: Şarap ve sert içki.
Allah Eski Ahit’te İsrail’e hasat mevsiminde ürünlerinin onda birini tapınağa getirerek Allah’ın lütfunu anmalarını bildirdi. Orada bulundukları zaman, diğer imanlılarla birlikte hasadın iyi ürününü yiyip içeceklerdi. Bu ondalık Levilileri desteklemek için kullanılan ondalığa ek, ikinci bir ondalıktı.
“Her yıl tarlalarınızda yetişen ürünlerin ondalığını bir yana ayıracaksınız. Tahılınızın, yeni şarabınızın [tiroş = üzüm suyu], zeytinyağınızın ondalığını, sığırlarınızın ve davarlarınızın ilk doğanlarını, Tanrınız RAB’bin adını yerleştirmek için seçeceği yerde O’nun önünde yiyeceksiniz. Bunu yapın ki, her zaman O’ndan korkmayı öğrenesiniz” (Yasanın Tekrarı 14:22–23).
Tapınaktan uzakta yaşayanların ondalıklarını getirmesi daha zor olduğundan, onlar için kolaylık sağlanmıştı. Ondalıklarını satarak parayı Yeruşalim’e getirmelerine ve kutlama yapmak için yiyecek ve içecek almalarına izin veriliyordu.
“Tanrınız RAB’bin adını yerleştirmek için seçeceği yer uzaksa, yol Tanrınız RAB’bin size verimli kıldığı ürünlerin ondalığını oraya taşıyamayacak kadar uzunsa, ondalığınızı gümüşe çevirin. Gümüşü alıp Tanrınız RAB’bin seçeceği yere gidin. Gümüşü dilediğiniz şekilde kullanın: Sığır, davar, şarap [yayin], içki [şekar] ya da canınızın istediği başka bir şey alın. Siz ve aileniz orada, Tanrınız RAB’bin önünde yiyecek ve sevineceksiniz” (Yasanın Tekrarı 14:24–26).
Pek çok İngilizce tercümede ve Türkçe Kutsal Kitap tercümesinde şekar sözcüğünün içki olarak çevrildiğini görüyoruz. Bazıları Allah’ın iyiliğini kutlarken alkollü içki içmeye Allah’ın izin verdiğini düşünüyor. Birkaç nedenden ötürü bu doğru görünmüyor.
Öncelikle, Allah’ın alkole karşı tavrı hakkında görmüş olduğumuz her şeyle çelişiyor. Allah neden buna kutsal bir kutlamada izin versin? İkinci olarak, Allah’ın tapınağın yakınlarında yaşayan kişileri üzüm suyu (tiroş) içmeye zorlaması, fakat uzaktan gelenlerin alkollü içki almalarına izin vermesi tuhaf görünüyor! Kutsal Kitap tutarlı ise, görünürdeki bu uyumsuzluğu nasıl çözebiliriz?
İbranice şekar sözcüğünün kutsal yazıda çoğunlukla alkol anlamında kullanıldığı doğrudur. Peki bu tek anlamı mı? Hayır. Şekar hurma veya baldan yapılan tatlı bir içeceğin adı da olabilir. Aramice, Süryanice ve Arapçada hurma şarabını belirten sözcükler, şekar sözcüğüyle eş asıllı (aynı kökten gelen benzer sözcükler). Bu hurma şarabı alkollü müydü? Muhtemelen, fakat hangisinden bahsedildiğini bağlam belirleyecektir. Bu bağlamda şekar sözcüğünün tatlı ve alkolsüz bir içeceği ifade etmesi mantıklıdır. İngilizce sugar [şeker] ve cider [elma şırası] sözcüklerinin kökeni bu İbranice sözcüğe dayandırılabilir. Türkçedeki şeker tabii ki alkol gibi acı değil, tatlı bir kavramı ifade ediyor.
Aynı tercüme sorunu Yeşaya 24:9 ayetinde de var.
Yeni şarabın sonu geldi, asmalar soldu, bir zamanlar sevinçli olanların hepsi inliyor. Tefin coşkun sesi kesildi, eğlenenlerin gürültüsü durdu, lirin coşkun sesi kesildi. Ezgi eşliğinde şarap içilmiyor artık, içkinin [şekar] tadı içene acı geliyor (Isaiah 24:7-9).
İçki zaten acıdır. Peygamber bunu neden belirtsin? Ancak buradaki şekar sözcüğünün tatlı bir içecek olduğunu düşünürsek, ağıt o zaman anlam kazanır. Istıraptan ötürü insanlar üzüm suyunu ezgi eşliğinde içmeyecekler. Aynı bağlamda, tatlı içecek [şekar] bile onu içene acı geliyor.
Süleyman’ın Özdeyişleri 31:6: Sert içki verin…
Ayetler aşağıdaki şekilde:
İçkiyi çaresize, şarabı kaygı çekene verin. İçsin ki yoksulluğunu unutsun, artık sefaletini anmasın (Süleyman’ın Özdeyişleri 31:6–7).
Burada Kutsal Kitap kendisiyle çelişerek, kederli olanlara alkollü içki mi tavsiye ediyor? Metnin bağlamı bunun tam tersine işaret ediyor. Hemen önceki iki ayet şöyle:
Şarap içmek krallara yakışmaz, ey Lemuel, krallara yakışmaz! İçkiyi özlemek hükümdarlara yaraşmaz. Çünkü içince kuralları unutur, mazlumun hakkını yerler (Süleyman’ın Özdeyişleri 31:4–5).
Metinler bir karşıtlık ortaya koyuyor. Karar alıcılar için alkollü içki içmek uygun değildir. İsa’ya iman edenler karar alıcılar mıdır?
Ama siz seçilmiş soy, Kral’ın kâhinleri, kutsal ulus, Tanrı’nın öz halkısınız. Sizi karanlıktan şaşılası ışığına çağıran Tanrı’nın erdemlerini duyurmak için seçildiniz (1. Petrus 2:9).
Alkollü içkiler kimin için uygundur? Kutsal Kitap metni ironik bir zıtlığı gösteriyor olabilir. Birilerine iyi geliyorsa, bu ölmekte olanlardır. Ayrıca alkolün ölmekte olduğu için dayanılmaz bir acı içinde olan kişinin acısını hafifletmek için kullanılabileceğini belirtiyor da olabilir. Alkolün, bilhassa başka bir alternatif bulunmadığında, tıbbi olarak kullanımını kötülemiyoruz. Ancak ilginç bir şekilde, İsa çarmıha gerilirken kendisine şarap verildiğinde bunu geri çevirdi (Markos 15:23). Ne var ki, sirkeyi kabul etti (Yuhanna 19:29, 30).
Dolayısıyla, Özdeyişler 31:6 ayetinde alkollü içki kullanılmasına dair bir tavsiye görmüyoruz.
Kutsal Kitap tutarlıdır. Alkollü içkilerin imanlılar için uygunsuz olduğunu gösterir. Hristiyan toplumunun alkol kullanımını inatla savunuşunu görmek hayret verici. Bunun akademisyenlere ve tercümanlara dahi uzandığını görüyoruz. Paklık arayışında olan ve Mesih’in ikinci gelişine hazır olmak isteyenler bunu sosyal bir içecek olarak kullanmayı bırakacaklardır. Tüm şeylerde kutsallık örneği olmaya çalışacaklardır.
Kısacası, kutsal yazılar bize bunun Allah’ın hayatlarımız için arzusu olmadığını söylüyor.
Domuz çatal tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız (Yasanın Tekrarı 14:8).
Zihin ve beden o kadar karmaşık bir şekilde bağlantılıdır ki, biri zarar görürse diğeri de bundan kötü etkilenir. Bir kimse güçlüyse ve sağlıklıysa, düzgün ahlaki kararlar verebilmeye daha yatkındır. Allah’ın kutsal yazılarda bize verdiği tüm yönergelerin temel amaçlarından biri, ahlaki kararlar alabilmemize yardımcı olmaktır. Ayrıca, İsa yakında geliyor ve O’nun gelişine ahlaken hazırlıklı olmalıyız. Allah’ın bize kötü kaliteli ve sağlıksız olduğunu açık bir şekilde gösterdiği yiyecekleri yersek bunu yapmamız zorlaşacaktır. Öyleyse, Allah’ı bedenlerimizde yüceltmek ve İsa’nın gelişine hazır olmak istiyorsak, sağlıklı olmalıyız.
Bunu göz önünde bulundurarak, Hristiyanlara hem sağlıksız hem de kalitesiz olan domuz etini yemekte neden sorun görmediklerini sorabilirsiniz!
Hristiyanlara neden domuz eti yediklerini sorarsanız, pek çoğu Allah’ın yalnızca Yahudilerin domuz eti yemelerini yasakladığını söyler. Bu ancak kötü kaliteli yiyeceklerden yalnızca Yahudilerin bedenlerinin zarar görüyor olması halinde geçerli bir sav olabilir! Muhakkak ki, durum böyle değildir. Hristiyanlar Allah’ın halkı olduklarına inanıyorlarsa ve Allah’ı bedende ve ruhta yüceltmelilerse, yiyebilecekleri en iyi yemekleri yememeliler mi?
Başkaları Allah’ın beslenme kısıtlamalarını, ve Şabat’ı tutmayı, Yahudilerin itaatsizliklerine bir nevi ceza olarak tesis ettiğini söyleyebilirler. Saçmalık! Allah bu bilgi ile İsrail’i cezalandırmıyor, aksine onları bereketliyordu.
Hristiyanlara neden domuz eti yediklerini sorarsanız, bir diğer grup da İsa’nın Markos 7:19 ayetinde kayıtlı bir ifadesini ileri sürecektir:
“Dıştan giren, insanın yüreğine değil, midesine gider, oradan da helaya atılır.” İsa bu sözlerle, bütün yiyeceklerin temiz olduğunu bildirmiş oluyordu.
Hristiyanlar ‘tüm yiyecekleri temizler’ ifadesinin, İsa’nın temiz ve kirli hayvanlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırdığı anlamına geldiğini sanıyorlar. Ancak İsa aslında temiz ve kirli hayvanlar arasındaki ayrımdan hiç bahsetmiyordu! O, Yahudi önderlerin tuttuğu bir gelenekten söz ediyordu, buna göre Yahudi olmayan birinin veya kirli bir hayvanın dokunduğu tüm ekmekler, sütler, yağlar ya da hayvan etleri Yahudi birini Allah’ın önünde ruhsal anlamda kirli hale getiriyordu. Yaygın inanışın aksine, İsa bunun kutsal yazıdaki öğreti olmadığını söyledi. Yahudi olmayan birinin veya kirli bir hayvanın dokunduğu şeylere temas etmeyle ruhsal ya da fiziksel olarak kirli hale gelmek mümkün değildir. Kısacası, O pazardaki tüm yiyeceklerin bizi ruhsal anlamda kirletemeyecekleri anlamında “temiz” olduğunu bildirdi. Aşağıda bu ayetin daha ayrıntılı bir açıklamasını vereceğiz, ancak bu açıklama daha ziyade konu hakkında kapsamlı bilgi sahibi olanlar için yararlı olacaktır. Kısacası, domuz eti yemeyi mazur göstermek için kullanılan ayet epey yanlış anlaşılan bir ayettir.
Yedinci Gün Adventistleri domuz eti yemekten kaçınırlar, zira Allah bunun besin olarak uygun olmadığını bildirmiştir. Yedinci Gün Adventistleri’nin bir kimsenin domuz eti yemeyle ahlaki açıdan kirli olacağını öğretmediklerinin anlaşılması önemlidir; tabii ki bu yeme eyleminin Allah’a bir meydan okuma ve isyan olarak yapılması haricinde. Sağlıksız yiyecekler yemek başlı başına kişiyi Allah’ın huzurunda ruhsal olarak kirli bir hale getirmez. İsa’nın öğrettiği gibi, yiyecek bedene girer ve ardından çıkar. Aksine, bir kimseyi Allah’ın huzurunda kirli hale getiren kötü düşünceler ve eylemlerdir. Ne var ki, Allah’ı seven ve O’na hizmet etmek isteyenler hayatta en iyiyi arayacaklardır, bu doğrultuda Allah da kendi sözünde nasıl yaşamamız gerektiğine ilişkin değerli bilgiler vermiştir.
Hem Eski Ahit’teki hem de Yeni Ahit’teki imanlıların düzgün beslenmelerine ilişkin öğretiler en iyi şekilde Allah’ın amaçları bağlamında anlaşılabilir. Öyleyse kutsal yazılarda bildirildiği üzere Allah’ın amaçlarıyla konuya girelim.
Düzgün Bir Beslenme Sürdürmekte Allah’ın Amaçları
Başlangıçta Allah dünyayı mükemmel halde yarattı ve insan ile hayvanlara mükemmel bir besin düzeni verdi.
[Allah şöyle dedi:] “İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere –soluk alıp veren bütün hayvanlara– yiyecek olarak yeşil otları veriyorum.” Ve öyle oldu (Yaratılış 1:29–30).
Başlangıçta insanlar hayvan eti yemiyorlardı, hayvanlar da hayvan eti yemiyorlardı. Hepimiz vejeteryandık! Allah bedenlerimizin yapısını ve onlar için en iyi besinleri bilir. Fakat dünyaya günah girdikten sonra bazı şeyler değişti ve bazı insanlar et yemeye başladılar. Nihayet, Allah dünyayı tufanla yok ettikten sonra insanlara bazı hayvanları yeme iznini verdi. Ancak bu izin bir uyarıyla birlikte verildi. Et yemek sağlığımızı etkileyecekti!
“Bütün canlılar size yiyecek olacak. Yeşil bitkiler gibi, hepsini size veriyorum” (Yaratılış 9:3).
Kutsal Kitap’ta “bütün” sözcüğü kullanıldığında bazı kişiler bunun “her şey” anlamına geldiğini düşünüyor. Fakat “bütün” sözcüğünün kendi bağlamı içinde anlaşılması gerek. Bu yazının yazarı da “bütün canlılar”a dahil. Allah Nuh’a diğer insanları yeme izni mi verdi? Hayır! Her bitkiyi yiyebilir miyiz? Hayır! Bazıları zehirlidir. Tufandan önce Allah hayvanları temizliklerine göre ayırdı. Nuh’a temiz olmayan hayvanlardan ikişer, temiz hayvanların her birinden yedişer adet getirmesini söyledi. Yaratılış 7:2 ayetine bakın. Böylece insanlara temiz hayvanları yeme izni verilmiş oldu.
Bu uyarıyı hatırlıyor musunuz? İlginç bir tesadüftür ki, et yemek hayat sürelerinde düşüşlerle birlikte geldi. Tufandan önce insanların ömürleri yüzlerce yıla varana dek uzundu. Ancak tufandan sonra pek çok kişi 125 yaşına varmadan öldüler.
Allah İsraillileri Mısır’dan çıkardığında, onları gerçek Tanrı’nın bilgisini yeryüzünün tüm uluslarıyla paylaşacak olan kutsal bir ulus haline getirmeyi amaçlamıştı. Mısır’dan Çıkış 19:6 ayetine bakın. Onları dünyanın merkezi ticaret yolları üzerine yerleşirdi ve dünyaya Allah’ın çizdiği yollar hakkında tanıklıkta bulunabilmeleri için onlara yasalarını ve emirlerini verdi.
İşte, Tanrım RAB’bin buyruğu uyarınca size kurallar, ilkeler verdim. Öyle ki, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede bunlara uyasınız. Onlara sımsıkı bağlanın. Çünkü ne denli bilge ve anlayışlı olduğunuzu uluslara bunlar gösterecek. Bu kuralları duyunca, uluslar, ‘Bu büyük ulus gerçekten bilge ve anlayışlı bir halk!’ diyecek. Tanrımız RAB her çağırdığımızda bize yakın olur. Tanrısı kendisine böylesine yakın olan başka bir büyük ulus var mı? Bugün size verdiğim bu yasa gibi adil kuralları, ilkeleri olan başka bir büyük ulus var mı? (Yasanın Tekrarı 4:5–8).
Allah’a inanmayanlar Allah’ı İsrail ulusu aracılığıyla tanıyacaklardı. İsraillilerin bunu düzgün biçimde yapabilmeleri için Allah’a itaat etmeleri ve sağlığa ilişkin yasaları tutmaları gerekiyordu. İsrailliler Mısır’dan ayrıldıklarında Allah onlara vejeteryan bir beslenme düzeni verdi. Fakat İsrailliler buna isyan etti. Allah merhamet ederek, köleliğin zincirlerinden ve cehaletinden henüz kurtulmuş olan İsrail ulusunu terk etmedi. Aksine, beslenmelerini yeniden düzenledi. Allah onlara düzgün yetiştirmeleri ve usulüne göre öldürmeleri şartıyla belirli hayvanları yeme iznini verdi. İsraillilerin beslenme biçimlerine dikkat etmeleri için belirtilen bir neden vardı: sağlıklı olmak.
RAB her türlü hastalığı sizden uzaklaştıracak. Mısır’da gördüğünüz korkunç hastalıklardan hiçbirini size vermeyecek. Bütün bu hastalıkları sizden nefret edenlere verecek (Yasanın Tekrarı 7:15).
Sağlıklı beslenmeyle kutsallık yakından bağlantılıdır. Eski Ahit’te, Allah’ın temiz ve kirli hayvanlar hakkındaki bilgileri verdiği kısımda aşağıdakileri okuyoruz:
“Tanrınız RAB benim. Kendinizi bana adayın ve kutsal olun. Çünkü ben kutsalım. Murdar küçük kara hayvanlarını yiyerek kendinizi kirletmeyin. Tanrınız olmak için sizi Mısır’dan çıkaran RAB benim. Kutsal olun, çünkü ben kutsalım” (Levililer 11:44–45).
Bu kutsallık kavramına Yeni Ahit’te atıfta bulunulmaktadır:
Sizi çağıran Tanrı kutsal olduğuna göre, siz de her davranışınızda kutsal olun. Nitekim şöyle yazılmıştır: “Kutsal olun, çünkü ben kutsalım” (1. Petrus 1:15–16).
Kutsal yazılarda görebileceğimiz gibi, Allah bizim kutsallığımızla yakından ilgileniyor. O bizim hayatlarımızda yanılgı yerine hakikati sergileyebilmemiz için, karanlık bir dünyada ışık olmamızı istiyor. Bu amaçla O, bedenlerimizi sağlıklı ve zihinlerimizi açık tutacak yiyecekler yememizi istiyor.
Bu ilkenin uygulanışını Daniel peygamberin hayatında görebiliriz. Babil’e götürüldükten sonra, Daniel kralın tedarik ettiği gösterişli ve sağlıksız yiyecekleri yemeyi reddetti. Daniel 1. bölüme bakın. Sebze yemeyi tercih etti ve bunun sonucunda kral Daniel ile arkadaşlarının diğer herkesten daha sağlıklı ve bilgelikte on kat üstün olduklarını gördü. Bu bizim dikkatimizden kaçmamalı. Düzgün beslenme ile zihinsel işleyiş ve ruhsal muhakeme yeteneği arasında bağlantı vardır. Daniel kutsal yazıda üst düzey ahlaki doğruluğu ile öne çıkarılmaktadır.
Yeni Ahit bu ilkeyi şu şekilde özetler:
Sonuç olarak, ne yer ne içerseniz, ne yaparsanız, her şeyi Tanrı’nın yüceliği için yapın (1. Korintliler 10:31).
Bedeninizin, Tanrı’dan aldığınız ve içinizdeki Kutsal Ruh’un tapınağı olduğunu bilmiyor musunuz? Kendinize ait değilsiniz. Bir bedel karşılığı satın alındınız; onun için Tanrı’yı bedeninizde yüceltin (1. Korintliler 6:19–20).
Allah’ı yüceltmek istiyorsak, bedenlerimizi iyi durumda tutmaya çalışırız. Bedenlerimiz Allah’ın tapınağıdır.
Şimdi Allah’ın uygun beslenmeye ilişkin amacını aklımızda tutarak, Yeni Ahit’te yer alan ve pek çoğu yanlış anlaşılarak yanlış uygulanan çeşitli bölümleri incelemeye daha hazırlıklıyız.
Markos 7:18–19:
O da onlara, “Demek siz de anlamıyorsunuz, öyle mi?” dedi. “Dışarıdan insanın içine giren hiçbir şeyin onu kirletemeyeceğini bilmiyor musunuz? Dıştan giren, insanın yüreğine değil, midesine gider, oradan da helaya atılır.” İsa bu sözlerle, bütün yiyeceklerin temiz olduğunu bildirmiş oluyordu.
Bu ifade pek çok kişi tarafından İsa’nın kutsal yazıdaki temiz ve kirli yiyecekler arasında olan tüm ayrımları iptal ettiği düşüncesini desteklemek için kullanılmaktadır. Bunun sonucunda, Hristiyanların canları ne isterse yiyebileceklerini söylüyorlar. İsa’nın dedikleri gerçekten bu anlama mı geliyor? Kutsal yazıyı doğru bir şekilde yorumlamak için ifadelerin bağlamını bilmeliyiz. Markos 7:3–5 ayetlerine bakalım:
Ferisiler, hatta bütün Yahudiler, atalarının töresi uyarınca ellerini iyice yıkamadan yemek yemezler. Çarşıdan dönünce de, yıkanmadan yemek yemezler. Ayrıca kâse, testi ve bakır kapların yıkanmasıyla ilgili başka birçok töreye de uyarlar. Ferisiler ve din bilginleri İsa’ya, “Öğrencilerin neden atalarımızın töresine uymuyorlar, niçin murdar ellerle yemek yiyorlar?” diye sordular.
İsa’nın sözlerinin bağlamı, ihtiyarların8KK’de “Atalarımızın” olarak tercüme edilen kelime Grekçede “presbuteros” sözcüğüdür ve yaşlı dinî öğretmenlerden veya yasayı yorumlayanlardan söz eder. Bu yazıda biz bu kişilerden bahsederken “ihtiyarlar” sözcüğünü kullanacağız. geleneğiydi. Yazıcılar ve Ferisiler öğrencilerin neden yemekten önce ihtiyarların geleneğine göre ellerini yıkamadıklarını öğrenmek istiyorlar. İsa ihtiyarların geleneğinin Allah’ın emirlerini bir kenara atmak için kullanıldığını söyledi. Bir örnek vererek devam ediyor. Markos 7:6–13 ayetlerini okuyalım.
İsa onları şöyle yanıtladı: “Yeşaya’nın siz ikiyüzlülerle ilgili peygamberlik sözü ne kadar yerindedir! Yazmış olduğu gibi, ‘Bu halk, dudaklarıyla beni sayar, ama yürekleri benden uzak. Bana boşuna taparlar. Çünkü öğrettikleri, sadece insan buyruklarıdır.’ Siz Tanrı buyruğunu bir yana bırakmış, insan töresine uyuyorsunuz.” İsa onlara ayrıca şunu söyledi: “Kendi törenizi sürdürmek için Tanrı buyruğunu bir kenara itmeyi ne de güzel beceriyorsunuz! Musa, ‘Annene babana saygı göstereceksin’ ve, ‘Annesine ya da babasına söven kesinlikle öldürülecektir’ diye buyurmuştu. Ama siz, ‘Eğer bir adam annesine ya da babasına, benden alacağın bütün yardım kurbandır, yani Tanrı’ya adanmıştır derse, artık annesi ya da babası için bir şey yapmasına izin yok’ diyorsunuz. Böylece kuşaktan kuşağa aktardığınız törelerle Tanrı’nın sözünü geçersiz kılıyorsunuz. Buna benzer daha birçok şey yapıyorsunuz.”
Beşinci emir annemize ve babamıza saygı göstermemizi gerektiriyor. Buna onları maddi bakımdan gözetmek de dahildir. Bazı Yahudiler sahip oldukları malları üzerine “Kurban” sözcüğünü söylüyor, böylece mallarını Allah’a adıyorlardı. Bu kulağa çok dindarca geliyordu. Ancak bu eylemde gizli bir ikiyüzlülük vardı. Bu malları Allah’a adayan kimseler hayatları boyunca onları kullanmaya devam ediyorlardı, öldüklerinde ise mallar Allah’a teslim ediliyordu. Amaçları belliydi, sıkıntı ve hastalık durumlarında mallarını satarak parasını ebeveynlerini geçindirmek için kullanmak istemiyorlardı. Kişi hayatı boyunca mallarını Allah’a adanmış olduğu bahanesiyle kullanmaya devam edebilirdi. İsa bunun Allah’ın emirlerini ihlal etmek maksadıyla meydana getirilmiş olan insani bir gelenek olduğunu bildirdi.
Şimdi Markos 7:1–2 ayetlerine dönelim.
Yeruşalim’den gelen Ferisiler ve bazı din bilginleri, İsa’nın çevresinde toplandılar. O’nun öğrencilerinden bazılarının murdar, yani yıkanmamış ellerle yemek yediklerini gördüler.
Yazıcılar ve Ferisiler öğrencileri ‘murdar,’ yani ‘yıkanmamış ellerle’ yemek yemekle suçladılar. Bu teknik kavram Eski Ahit’te yer almıyordu, ancak İsa’nın doğumundan önceki yıllarda geliştirilmişti. Burada ‘murdar’ veya ‘kirli’ anlamında kullanılan Grekçe sözcük ‘koinos’ ve bu bir sıfat. Bu sözcüğün fiil biçimi daha sonra kullanılıyor. Markos 7:18–19 ayetlerine dönelim.
O da onlara, “Demek siz de anlamıyorsunuz, öyle mi?” dedi. “Dışarıdan insanın içine giren hiçbir şeyin onu kirletemeyeceğini bilmiyor musunuz? Dıştan giren, insanın yüreğine değil, midesine gider, oradan da helaya atılır.” İsa bu sözlerle, bütün yiyeceklerin temiz olduğunu bildirmiş oluyordu.
Burada ‘kirletmek’ sözcüğünün fiil biçimi Grekçe ‘koinoo’ sözcüğü. Eski Ahit’te, hayvanlar arasında yiyecek olabilmeleri açısından ‘temiz’ ve ‘kirli’ ayrımı yapılırken kullanılan İbranice sözcük ‘tame.’ Bu bir sıfat. Yahudiler Eski Ahit’i Grekçeye tercüme ederken ‘kirli hayvanlar’ ifadesindeki ‘kirli’ sözcüğünü karşılaması için ‘koinos’ sözcüğünü kullanmadılar. ‘Akatarton’ sözcüğünü kullandılar. Markos 7. bölümde kayıtlı olan konuşmalarda, ne İsa ne de Yahudiler ‘murdar’ ellerden söz ederken ‘akatarton’ sözcüğünü kullanmadılar. Yiyecek olarak kullanılması düşünülen temiz ve kirli hayvanlardan söz etmiyorlardı. Başka bir şeydem söz ediyorlardı.
Eski Ahit dönemi ile Yeni Ahit dönemi arasındaki zamanda (M.Ö. 420’den M.S. 26 yılına dek) dindar Yahudiler kendilerini tüm kirliliklerden uzak tutmaya kararlıydı, buna Yahudi olmayanlarla her tür ilişki de dahildi. Yahudilere din önderleri tarafından Yahudi olmayan birinden yağ, ekmek, süt veya et satın almamaları öğretiliyordu (T.C. Smith, “Acts,” The Broadman Bible Commentary [“Elçilerin İşleri,” Broadman Kutsal Kitap Şerhi] (Nashville: Broadman, 1970), s. 67). İhtiyarların geleneğine göre bir Yahudi’nin elleri günlük faaliyetlerinin sıradanlığına (koinos) göre ‘murdar’ olurdu. İhtiyarların geleneğine göre ‘temiz’ hayvanlar ‘kirli’ hayvanlarla temas ettiklerinde ‘sıradan’ veya ‘bayağı’ hale gelebilirlerdi. Tabii ki bu Eski Ahit öğretisine tümüyle aykırıydı, zira buna göre kirli hayvanlar temas sonucu hiçbir şeyi kirletmezdi (kendiliğinden ölmüş bir hayvanın leşi olması haricinde). İhtiyarların geleneğine göre, öğrenciler ‘bayağı yiyecekler’e dokunmaları halinde, bu lekelenmenin sonucunda ‘kirli’ hale gelecek ve ruhsal olarak Allah’a makbul olmayacaklardı. İsa böyle bir şeyin olabilirliğini reddetti. Ruhsal kirliliğin yalnızca her birimizin içinde olan kötülükten kaynaklanabileceğini belirtti. Bu ruhsal kötülük dışa dönük isyan eylemlerine neden olur. Markos’un kitabında kayıtlı olan bu olay temiz ve kirli hayvanların yenmesiyle ilgili değil. Bu, Allah’ın açıklanmış sözüne aykırı olan bazı Yahudi gelenekleriyle ilgili. Kutsal yazılar yiyeceklerin Yahudi olmayanlara veya kirli hayvanlara temas yoluyla bayağı hale geldiğini söylemiyor. Bunu hiçbir zaman söylememiştir. Fakat Yahudiler bunu kural haline getirdiler. Hatta Yahudi olmayanlara ve kirli hayvanların etlerine temas eden maddelere dokunmanın kişiyi ruhsal olarak kirlettiğini söyleyecek kadar ileri gittiler.
Tuhaftır ki, Hristiyanlar İsa’nın domuz eti dahil olmak üzere kirli hayvanların etlerinin temiz olduğunu ilan ettiğini ileri sürdüklerinde, aslında İsa’yı Allah’ın emirlerini bir kenara bırakarak yerine kendi kurallarını getirmekle suçlamış oluyorlar. Fakat İsa’nın karşı çıktığı şey de buydu! İsa her zaman Kutsal Yazı’yı uyguluyordu.
Levililer 11. bölümde iki tür ‘kirlilik’ belirtiliyor. Birincisi, yiyecek için uygun olmayan hayvanlar. Bunları ‘temiz’ hale getirmenin hiçbir yolu yoktu, zira ‘kirlilikleri’ dinsel törenlerdeki bir ayrıntıdan ötürü değil, yiyecek için uygun olmamalarındandı. İkinci tür ‘kirlilik’ ise ölü hayvanların leşlerine istemeden dokunmaktan kaynaklanan geçici kirlilikti. Bunlara dokunanlar giysilerini yıkayabilir ve bir süre geçtikten sonra tekrar ‘temiz’ olurlardı. İster ‘temiz’ ister ‘kirli’ olsun, hiçbir canlı hayvan temas yoluyla insanları kirli hale getirmez. İsa ‘tüm yiyeceklerin temiz olduğunu’ söylerken, ihtiyarların geleneğine göre bayağı (koinos) sayılan yiyeceklerin insanı ‘kirli’ hale getirmediğini kastediyordu. (Herhangi bir yiyeceğe temas etmek insanı kirli yapmaz, ancak kendiliğinden ölen bir hayvanın leşi söz konusu olduğunda törensel olarak kirli hale getirir). Öyleyse İsa’nın buradaki ‘temiz’ ve ‘kirli’ hakkındaki ifadeleri ‘temiz’ ve ‘kirli’ hayvanlara ilişkin beslenme kurallarına dair değildir. Bu konuyu daha da vurgulamak için şunu belirtelim, İsa Levililer 11. bölümdeki konu olan, tüm ‘etlerin’ ‘temiz’ olduğunu söylemiyor. Aksine, tüm ‘yiyeceklerin’ temiz olduğunu söylüyor. Buradaki ‘yiyecek’ sözcüğü Grekçe ‘bromata’dır. Bu sözcük kutsal yazıda temiz etleri ve kirli etleri ayırmak için kullanılmaz, hatta et anlamında dahi kullanılmaz. Tüm yiyeceklere ilişkin olarak kullanılır. Sonuç olarak, İsa her zaman kutsal yazıyı uyguladı ve Markos 7. bölümde yeni bir öğreti getirmedi. O yalnızca ihtiyarların kutsal yazıya uygun olmayan geleneğine karşı çıkıyordu.
Elçilerin İşleri 10:10–16
Pek çok kişi Petrus’un görüm tecrübesini temiz etlerle kirli etler arasındaki ayrımın ortadan kaldırıldığı fikrini desteklemek için kullanıyor. Durum böyle midir?
Acıkınca da yemek istedi. Yemek hazırlanırken Petrus kendinden geçti. Göğün açıldığını ve büyük bir çarşafı andıran bir nesnenin dört köşesinden sarkıtılarak yeryüzüne indirildiğini gördü. Çarşafın içinde, yeryüzünde yaşayan her türden dört ayaklı hayvanlar, sürüngenler ve kuşlar vardı. Bir ses ona, “Kalk Petrus, kes ve ye!” dedi. “Asla olmaz, ya Rab!” dedi Petrus. “Hiçbir zaman bayağı ya da murdar herhangi bir şey yemedim.” Ses tekrar, ikinci kez duyuldu; Petrus’a, “Tanrı’nın temiz kıldıklarına sen bayağı deme” dedi. Bu, üç kez tekrarlandı. Sonra çarşafı andıran nesne hemen göğe alındı (Elçilerin İşleri 10:10–16).
İlk olarak farkına vardığımız husus, bunun bir görüm olması. Görümde, Petrus daha önce asla kirli bir şey yemediğini söyledi. İsa’nın kendilerine tüm yiyecekleri yeme izni verdiğini düşünmüş olsaydı, neden halen temiz ve kirli hayvanlar arasında ayrım yapıyor olurdu? Petrus görümde iki tür hayvan görüyor. Bir grup kirli, Grekçe “akatartos” sözcüğünden tercüme edilen bir kelime. Eski Ahit’i İbraniceden Grekçeye çeviren tercümanlar Levililer 11. bölümde belirtilen kirli hayvanları tanımlamak için bu sözcüğü seçtiler. Petrus Allah’ın yiyecek için elverişsiz olarak belirlediği hayvanları görüyor. Petrus’un gördüğü diğer grup hayvanlar, Grekçe “koinos” sözcüğüyle ifade edilen “bayağı.” Bu Eski Ahit’te nadiren kullanılan bir sözcük. Eski Ahit dönemi ile Yeni Ahit dönemi arasındaki zamanda, dindar Yahudiler kendilerini Yahudi olmayanlar da dahil olmak üzere kirli olduklarına inandıkları her şeyden uzak tutmaya çalıştılar. Yahudilere Yahudi olmayan birinden yağ, süt, ekmek veya et satın almamaları öğretiliyordu. İhtiyarların geleneğine göre, temiz bir hayvan kirli bir hayvana temas ederse temiz hayvan “bayağı (koinos)” hale geliyordu. Petrus’un görümündeki temiz hayvanlar, kirli hayvanlara temas ettikleri için “bayağı (koinos)” olmuşlardı. Tabii ki bu Eski Ahit öğretisine tümüyle aykırıydı, zira buna göre kirli hayvanlar temas sonucu hiçbir şeyi kirletmezdi. İhtiyarların geleneğinde “bayağı (koinos)” bir hayvana temas eden insanın Allah’ın huzurunda ruhsal olarak makbul olmadığı öğretiliyordu. İsa, Markos 7. bölümde kayıtlı olan sözlerinde ihtiyarların geleneğine bu hususta karşı çıkmıştı.
Ses tekrar, ikinci kez duyuldu; Petrus’a, “Tanrı’nın temiz kıldıklarına sen bayağı deme” dedi (Elçilerin İşleri 10:15).
Allah Petrus’a, ‘Tanrı’nın temiz kıldıklarını “bayağı (koinos)” yapmaktan vazgeç’ dedi. Buradaki sözcük “akatartos” değil. Allah burada Levililer 11. bölümdeki “kirli” ve “temiz” hayvanlar konusuna değil, ihtiyarların geleneğindeki insanların ve hayvanların “bayağılığı (koinos)” meselesine değiniyor.
Petrus şaşkınlık içindeydi. Gördüğü görümün ne anlama gelebileceğini düşünürken, Kornelius’un gönderdiği adamlar sora sora Simun’un evinin kapısına kadar geldiler. Evdekilere seslenerek, “Petrus diye tanınan Simun burada mı kalıyor?” diye sordular. Petrus hâlâ görümün anlamını düşünürken Ruh ona, “Bak, üç kişi seni arıyor” dedi. “Haydi kalk, aşağı in. Hiç çekinmeden onlarla git. Çünkü onları ben gönderdim.” Petrus aşağı inip adamlara, “Aradığınız kişi benim” dedi. “Gelişinizin sebebi ne acaba?” “Doğru ve Tanrı’dan korkan, bütün Yahudi ulusunca iyiliğiyle tanınan, Kornelius adında bir yüzbaşı var” dediler. “Kutsal bir melek ona, seni evine çağırtıp senin söyleyeceklerini dinlemesini buyurdu.” Bunun üzerine Petrus onları içeri alıp konuk etti. Ertesi gün Petrus kalktı, onlarla birlikte yola çıktı. Yafa’daki kardeşlerden bazıları da ona katıldı. İkinci gün Sezariye’ye vardılar. Bu arada Kornelius, akraba ve yakın dostlarını toplamış onları bekliyordu. Eve giren Petrus’u karşıladı, tapınırcasına ayaklarına kapandı. Petrus ise onu ayağa kaldırarak, “Kalk, ben de insanım” dedi. Petrus Kornelius’la konuşa konuşa içeri girdiğinde birçok insanın toplanmış olduğunu gördü. Onlara şöyle dedi: “Bir Yahudi’nin başka ulustan biriyle ilişki kurmasının, onu ziyaret etmesinin töremize aykırı olduğunu bilirsiniz. Oysa Tanrı bana, hiç kimseye bayağı ya da murdar dememem gerektiğini gösterdi (Elçilerin İşleri 10:17–28).
28. ayette Petrus ihtiyarların geleneğinin çok açık olduğunu bildiriyor. Petrus Yahudi olmayan biriyle ilişki kurar ya da onu ziyaret ederse “bayağı (koinos)” olacak ve törensel olarak temizlenmesi gerekecekti. Yine, ihtiyarların bu geleneği kutsal yazıların öğretisine aykırıydı. 15. ayette, gökten gelen ses Petrus’a hiçbir insanın Allah kendisine bayağı demediyse bayağı olmadığını söyleyerek bu düşünceyi düzeltiyor. 28. ayette, Petrus görümün anlamının ne Allah’ın ne de kutsal yazıların hiçbir insana gerek “akatartos (murdar)” gerek “koinos (bayağı)” demedikleri olduğunu fark ediyor. Tıpkı Markos 7. bölümde olduğu gibi, ihtiyarların geleneği bir kez daha reddediliyor. Allah burada “temiz” ve “kirli” etler konusuna değinmiyor. O, Yahudi olmayanları Allah’a gelmekten alıkoyan Yahudi geleneklerini ortadan kaldırıyor.
Romalılar 14:1–3, 13–15.
Pek çok Hristiyan, Romalılar 14:1–3, 13–15 ayetlerini Allah’ın temiz ve kirli besinler arasında ayrım yapmadığına, dolayısıyla domuz eti yemeye izin verildiğine kanıt olarak gösteriyor. Bu ayetleri daha dikkatlice inceleyelim.
İmanı zayıf olanı aranıza kabul edin, ama tartışmalı konulara girmeyin. Biri her şeyi yiyebileceğine inanır; imanı zayıf olansa yalnız sebze yer. Her şeyi yiyen, yemeyeni hor görmesin. Her şeyi yemeyen, yiyeni yargılamasın. Çünkü Tanrı onu kabul etmiştir (Romalılar 14:1–3).
Onun için, artık birbirimizi yargılamayalım. Bunun yerine, hiçbir kardeşin yoluna sürçme ya da tökezleme taşı koymamaya kararlı olun. Rab İsa’ya ait biri olarak kesinlikle biliyorum ki, hiçbir şey kendiliğinden murdar değildir. Ama bir şeyi murdar sayan için o şey murdardır. Yediğin bir şey yüzünden kardeşin incinmişse, artık sevgi yolunda yürümüyorsun demektir. Mesih’in, uğruna öldüğü kardeşini yediklerinle mahvetme! (Romalılar 14:13–15).
Yeni Ahit’te yer alan iki Grekçe sözcük, “akatartos” ve “koinos” zaman zaman “kirli (murdar)” olarak tercüme ediliyor. Bunların anlamları için yukarıdaki açıklamalara bakın. Burada, 14. ayette, Pavlus hiçbir şeyin kendiliğinden “koinos” olmadığını belirtiyor ki, bu Markos 7. bölüm ve Elçilerin İşleri 10. bölümle uyumlu. Zayıf bir kardeşle birlikteyken, onu rahatsız ediyorsa “bayağı” yiyecekleri yemekten kaçının, ancak diğer zamanlarda fark etmez. Pavlus “akatartos” sözcüğünü kullanmıyor. O burada Levililer 11. bölümde açıklanmış olan temiz etler ve kirli etler ayrımından söz etmiyor.
Buradaki durum daha geniş olabilir, zira Pavlus’un bahsettiği “bayağı” şeyler 1. Korintliler 8. bölümde belirtildiği gibi putlara sunulan yiyecekleri içeriyor olabilir. Aşağıdaki açıklamaya bakın. Her iki bölümde de “zayıf kardeşler” ve “yiyecek” ifadeleri yer alıyor. “Zayıf” bir kardeş neden yalnızca sebze yesin? Bu kardeş puta sunulmuş olan her tür eti yemekten vicdanen kaçınıyor olabilir. Pavlus vejeteryan bir beslenme düzenini küçümsemiyor!
1. Korintliler 8:1–13.
Şimdi putlara sunulan kurbanların etine gelelim. “Hepimizin bilgisi var” diyorsunuz, bunu biliyoruz. Bilgi insanı böbürlendirir, sevgiyse geliştirir. Bir şey bildiğini sanan, henüz bilmesi gerektiği gibi bilmiyordur. Ama Tanrı’yı seveni Tanrı bilir. Putlara sunulan kurban etinin yenmesine gelince, biliyoruz ki, “Dünyada put bir hiçtir” ve “Birden fazla Tanrı yoktur”. Yerde ya da gökte ilah diye adlandırılanlar varsa da –nitekim pek çok “ilah”, pek çok “rab” vardır– bizim için tek bir Tanrı Baba vardır. O her şeyin kaynağıdır, bizler O’nun için yaşıyoruz. Tek bir Rab var, O da İsa Mesih’tir. Her şey O’nun aracılığıyla yaratıldı, biz de O’nun aracılığıyla yaşıyoruz. Ne var ki, herkes bu bilgiye sahip değildir. Hâlâ putperest alışkanlıklarının etkisinde kalan bazıları, yedikleri etin puta sunulduğunu düşünüyorlar. Vicdanları zayıf olduğu için lekeleniyor. Yiyecek bizi Tanrı’ya yaklaştırmaz. Yemezsek bir kaybımız olmaz, yersek de bir kazancımız olmaz. Yalnız dikkat edin, bu özgürlüğünüz vicdanı zayıf olanların sürçmesine neden olmasın. Eğer zayıf vicdanlı biri, bilgili olan seni bir put tapınağında sofraya oturmuş görürse, puta sunulan kurbanın etini yemek için cesaret almaz mı? Sonuçta bu zayıf vicdanlı kişi, Mesih’in uğruna öldüğü bu kardeş, senin bilgin yüzünden mahvolur! Bu şekilde kardeşlere karşı günah işleyip onların zayıf vicdanlarını yaralayarak Mesih’e karşı günah işlemiş olursunuz. Bu nedenle, yediğim şey kardeşimin sendeleyip düşmesine yol açacaksa, kardeşimin düşmemesi için bir daha et yemeyeceğim (1. Korintliler 8:1–13).
Pavlus burada putlara sunulan yiyeceklerden söz ediyor. Levililer 11. bölümde açıklanan temiz veya kirli etlerin yenmesinden söz etmiyor. Pavlus burada “akatartos” sözcüğünü kullanmıyor. Pavlus, “Unutun Eski Ahit’i, ne isterseniz yiyebilirsiniz” demiyor. Pagan tapınaklarında ilahlara hayvan kurban edildiğinde, hayvanın bir bölümü görev yapan rahibe veriliyordu. Rahip eti sattığında et pazar yerine gidebilirdi. Bir imanlının puta sunulmuş yiyecekleri yemesi uygun muydu? Pagan bir tanıdık ziyaret edilirken böyle bir etin yenmesi uygun muydu? Pavlus putun hiçbir şey olmadığını ve puta sunulan yiyeceğin onu yiyen kişiyi kirletmeyeceğini söylüyor. Tekrar, zayıf olan kardeşi sürçtürmemeye dikkat etme öğüdü veriliyor.
Koloseliler 2:16
Bu nedenle kimse yiyecek içecek, bayram, Yeni Ay ya da Şabat Günü konusunda sizi yargılamasın.
Bu ayet Hristiyanlar tarafından İsa Yeni Antlaşma’yı yürürlüğe aldığı zaman yiyecekler ve içecekler arasındaki tüm ayrımların ortadan kaldırıldığını söylemek üzere kullanılıyor. Bu konu çok geniş ve burada ayrıntılı olarak işlenmeyecek, fakat bazı genel ilkeleri özetleyeceğiz.
Pek çok Hristiyan Allah’ın İsrail halkıyla yaptığı antlaşma ile Allah’ın Yeni Ahit imanlılarıyla birlikte yürürlüğe koyduğu Yeni Antlaşma arasında ani bir kesinti olduğuna inanıyor. İki antlaşmanın tamamen ilgisiz olduğunu ve Eski Antlaşma’nın işlerle kurtuluşa dayalı bir antlaşma, Yeni Antlaşma’nın ise lütufla kurtuluş antlaşması olduğunu düşünüyorlar. Burada netleştirilmesi gereken bir karışıklık var.
İlk olarak, Allah hiçbir zaman hiç kimseyle günahlı bir insanın birtakım törenleri ve kuralları yerine getirerek gökte sonsuz hayatı elde edebileceği bir antlaşma yapmadı. Bu Allah’ın krallığına karşı haince bir iddiadır ve Allah’ın kutsallığının, dolayısıyla O’nun yasasının değerini küçümsemektedir. Günahın karşılığı sonsuz ölümdür (Romalılar 6:23). Sözümona iyi işler, ne ölçüde olursa olsun, yasanın verdiği cezayı karşılayamaz ve günahlı bir kişiyi göğe girebileceği bir ahlaki paklık durumuna getiremez (Romalılar 3:20). Bu imkânsızdır. Kurban edilen bir hayvan günahın cezasını ortadan kaldıramaz (İbraniler 10:4). Sınırlı bir insan sonsuz hayatı kazanmak için gereken ölçüde iyi işler yapamaz. Bu da imkânsızdır. Öyleyse insanların Eski Antlaşma kapsamında yasa aracılığıyla kurtuldukları fikri kesin bir imkânsızlıktır. Bu, kutsal yazının yanlış anlaşılması ve yanlış yorumlanmasıdır. İnsan kendi işleriyle sonsuz ölümden kendisini kurtarabilseydi, İsa’nın ölmesine gerek olmazdı.
Allah’ın insanları sonsuz ölümden kurtarmasının bir yolu var ve buna sonsuza dek kalıcı antlaşma deniyor.
“Gençlik günlerinde seninle yaptığım antlaşmayı anımsayacağım. Seninle sonsuza dek kalıcı bir antlaşma yapacağım” (Hezekiel 16:60).
Sonsuza dek kalıcı antlaşmada, İsa Mesih insan için günah sunusu olur. O’nun kurbanlığı sonsuz değerdedir, çünkü O sonsuzdur. İsa insan nesline girdiğinde, insan neslinin başı ve temsilcisi oldu. Günahkâr kişi iman ettiğinde Allah Mesih’in Ruhu’nu günahkâr ile birleştirir. Günahkâr İsa’nın mükemmel hayatına ve mükemmel kurbanlığına katılmış olur. Bundan sonra günahkâr kişi yasanın mahkûmiyetinden özgür olur. İmanlıdaki Mesih’in Ruhu imanlıya kendi günahlı mizacı üzerinde hâkimiyet verir ve imanlı Allah’a makbul olan hizmet işlerini yapabilir, zira içinde olan Mesih’in Ruhu tarafından harekete geçirilmektedir. Dolayısıyla kurtuluş, Mesih’in Ruhu’nun imanlıda yaşadığı bir deneyimdir.
Allah Sina Dağı’nda İsrail’le sonsuza dek kalıcı antlaşma yapmaya çalışıyordu. Allah onlara Mesih’in kurbanlığını örnekleyecek ve öngörecek olan bir kurban sistemi verdi. Ne yazık ki İsrailliler, itaatsizlikleri ve imansızlıkları ile, kurban sistemi kendi başına Allah’ın kendilerinden beklediği kutsallığı sağlamaya yetermiş gibi davrandılar. Kurban sistemini bir tür işlerle kurtuluş sistemine dönüştürdüler. Ancak baştan beri bu geçerli değildi. Yalnızca Mesih’in kanı günahları ortadan kaldırabilir.
Kutsal Kitap, Mesih geldiğinde yeni bir tapınak ve yeni bir rahiplik olacağını öngördü.
RAB ant içti, kararından dönmez: “Melkisedek düzeni uyarınca sonsuza dek kâhinsin9İsrail’de, Allah ile insanlar arasında aracılık yapıp Allah’a kurban sunma gibi dinsel işlerle uğraşan görevli. İncil’de Mesih başrahip olarak imanlılara şefaat eder. “Kâhin” sözcüğünün olumsuz çağrışımından ötürü, bu yazıda “rahip” sözcüğü tercih edilmiştir. sen!” dedi (Mezmur 110:4).
Bu, sonsuza dek kalıcı antlaşmanın rahipliği ve tapınağıdır. Buna yalnızca Sina’daki antlaşmadan daha sonra tasdik edilmiş olması nedeniyle Yeni Antlaşma denir. Fakat bu lütfa dayalı bir yeni antlaşma değildi. İbrahim lütufla kurtulmuştu (Yaratılış 15:6). Davut da öyle (Mezmur 32:1). Kurtuluş her zaman yalnızca lütufla olmuştur ve her zaman yalnızca lütufla olacaktır.
Öyleyse, İsa geldiğinde Eski Ahit’teki tapınak törenleri sona erdi. Koloseliler 2:16 ayeti bütünüyle bu konuyla ilgilidir. Ancak bu Yeni Antlaşma’nın hiçbir yasası olmadığı anlamına gelmez.
“Rab, ‘O günlerden sonra onlarla yapacağım antlaşma şudur: Yasalarımı yüreklerine koyacağım, zihinlerine yazacağım’ diyor” (İbraniler 10:16).
Yüreğe hangi yasalar yazılacak? Tabii ki On Emir. Bu ahlaki yasadır. On Emir taş levhalara yazılmış ve Ahit Sandığı’na konmuştu. Şimdi bu yasalar yüreklerimizde yazılıdır. Ancak gökte de bu On Emir’in yazılı olduğu bir tapınak vardır. İbraniler 8:1–2 ve Vahiy 11:19 ayetlerine bakın. Hristiyan için halen önemli olan yegane yasalar bunlar mıdır? Dağdaki Vaaz’ı (Matta 5–7) okuyun ve İsa’nın hem On Emir’e hem de ilişkiler ve toplumsal görevlere ilişkin diğer yasalara atıfta bulunduğunu görün. Kısacası, Koloseliler 2:16 ayetinde tarif edilen tapınak sunuları sisteminin İsa öldüğünde sona erdiği doğrudur. Fakat On Emir’in ve düzgün yaşamaya, ilişkilere ve toplumsal görevlere ilişkin yasaların çarmıhta hükümlerinin kalktığı doğru değildir. Bu diğer yasalardaki ilkeler bugün hayatlarımızda geçerlidir.
Allah’ın İsrail halkına verdiği talimatlardaki ilkeler İsa’ya inananların imanlarına aktarılmalıdır, zira yasalar ilahî bilgeliği iletmektedir. Bakın Pavlus bir Yahudi yasasını İsa’nın izleyicilerine nasıl uyarlıyor:
İnsansal açıdan mı söylüyorum bunları? Kutsal Yasa da aynı şeyleri söylemiyor mu? Musa’nın Yasası’nda, “Harman döven öküzün ağzını bağlamayacaksın” diye yazılmıştır. Tanrı’nın kaygısı öküzler mi, yoksa bunu özellikle bizim için mi söylüyor? Kuşkusuz, bizim için yazılmıştır bu. Çünkü çift sürenin umutla sürmesi, harman dövenin de harmana ortak olma umuduyla dövmesi gerekir. Aranıza ruhsal tohumlar ektiysek, sizden maddesel bir harman biçmemiz çok mu? (1. Korintliler 9:8–11).
Pavlus harman döven bir öküzün tahıldan yemesine izin verilmesi hakkındaki bir Yahudi yasasını, Yeni Ahit’teki müjde hizmetinde tam zamanlı çalışanların ücretlerinin ondalıklardan ödenmesi ilkesine uyarladı!
Elçilerin İşleri 15. bölümde kayıtlı olan Yeruşalim kurulu anlatısına bakın, burada Yahudi olmayanlara “putlara sunulup murdar hale gelen etlerden, fuhuştan, boğularak öldürülen hayvanların etinden ve kandan sakınmaları” öğütleniyor (Elçilerin İşleri 15:20). Bu üç husus neden Yahudi olmayanlar için bilhassa önemli olarak sıralandı? Levililer 17:10–14 ayetlerine bakarsak, hem Yahudiler hem de aralarında yaşayan yabancılar için kan yenmesini yasaklayan bir yasa görürüz; görünürde bunun nedeni sağlık değil, kanın kefareti sağlayan hayvanın canını temsil etmesiydi.
Levililer 18. bölümde hem Yahudileri hem de Yahudiler arasında yaşayan yabancıları ilgilendiren, cinsel ahlaka ilişkin başka yasalar da vardı. Ek olarak, Levililer 20. bölümde hem Yahudiler hem de aralarında yaşayan yabancılar için putperestliğin yasaklandığını görüyoruz.
Koloseliler 2:16 ayeti Şabat konusunu işlediğimizde daha kapsamlı olarak incelenecek. Fakat şimdilik tapınakla bağlantılı simgesel ve öngörüsel törenlerin ve ayinlerin çarmıhla birlikte sona erdiğini, ancak İsrail’de toplumsal ve ahlaki yasalarla iletilen doğru yaşama ilkelerinin günümüzde halen uygulanabilecek evrensel ilkeler olduğunu anlamalıyız.
Tapınakta sunulan kurbanlar ve bayramlar kurtuluş tasarısının ayrıntılı örnekleriydi. Doğru şekilde anlaşıldıklarında Mesih’in işini önceden bildiriyor ve açıklıyorlardı. Yeni Ahit’te İsa’nın dünyanın günahını ortadan kaldıran Fısıh kuzusu olduğunu mutlulukla okuyoruz. O, gökteki tapınakta bizim başrahibimiz. Tapınak hizmetlerindeki kurbanların ve törenlerin ayrıntılarını ve bunların Mesih’te nasıl yerine geldiklerini açıklayan ciltler dolusu kitap yazılmıştır. İsa çarmıhta öldükten sonra bu tapınak kurbanları ve bayramlar artık gerekli değildiler. Mesih gelmişti ve O’nun kurbanlığı tamamlanmıştı. Yeni Antlaşma imanlıları önemli bir soru soruyorlar: Yedinci Gün Şabatı İsa öldüğünde hükmü kalkan bu bayramların bir parçası mıdır? Pek çok samimi imanlı Koloseliler 2:16–17 ayetlerinde yazılanlara göre bunun doğru olduğunu düşünüyor.
Koloseliler 2:16–17 ayetleri aşağıdaki şekildedir:
Bu nedenle kimse yiyecek içecek, bayram, Yeni Ay ya da Şabat Günü konusunda sizi yargılamasın. Bunlar gelecek şeylerin gölgesidir, aslı ise Mesih’tedir.
Burada (“Kutsal Kitap” çevirisinde) “Şabat Günü” olarak çevrilmiş olan Grekçe sözcüğün Yedinci Gün Şabatı’ndan değil, yıllık bayramların ikisinden (Boru Çalma Bayramı10Boru Çalma Bayramı ya da Anma Günü. ve Kefaret Günü) ve yedi yıllık şabatlardan, yani şabat yıllarından söz ettiğini hem dilbilimsel hem de bağlamsal olarak ispatlayabiliriz.
Ayetlerde “bayram” olarak çevrilmiş olan sözcük, özellikle hac yolculuğu içeren üç bayrama, Fısıh, Pentikost ve Çardak Bayramlarına atıfta bulunmaktadır. Dolayısıyla, elçi Pavlus bu ayette tüm bayramlar ve kurbanlar sistemini gelecek olan şeylerin “gölgesi” olarak özetlemektedir. Pavlus İsa’nın gelecek olan Mesih olduğunu ve O’nun saldığı gölgenin tapınakla bağlantılı kurban ve bayram sistemi olduğunu belirtti. Ne var ki, Yedinci Gün Şabatı törensel yasanın bir parçası değildir. On Emir’in bir parçasıdır. On Emir geçici değil, kalıcıdır. Eski Antlaşma’da emirler taştan levhalara yazılmıştı. Aynı zamanda sonsuza dek kalıcı antlaşma olan Yeni Antlaşma’da ise, On Emir imanlıların yürekleri üzerine yazılmıştır. Bu İbraniler’e mektupta açıkça belirtilmiştir:
“Rab, ‘O günlerden sonra onlarla yapacağım antlaşma şudur: Yasalarımı yüreklerine koyacağım, zihinlerine yazacağım’ diyor. Sonra şunu ekliyor: ‘Onların günahlarını ve suçlarını artık anmayacağım.’ İbraniler 10:16–17.
Yedinci Gün Adventistleri Yeni Antlaşma imanlılarıdır. Yedinci Gün Şabatı dâhil olmak üzere, On Emir yasası yüreklerimizde yazılıdır. Bunu ruhta ve hakikatte tutmaya çalışırız.
Öyle ise, neden neredeyse tüm tercümanlar ve yorumcular ayetlerde geçen “şabat” sözcüğünün Yedinci Gün Şabatı olduğunu düşünüyor?
Yorumcuların çoğunun neden Koloseliler 2:16 ayetinde “şabat” olarak tercüme edilen sözcüğün Yedinci Gün Şabatı olduğunu düşündüklerini anlamak kolay. Yeni Ahit’in yazıldığı dönemlerde “şabat” sözcüğünü karşılamak için yaygın olarak kullanılan iki Grekçe sözcük vardı. Bunlardan biri sabbaton, diğeri ise sabbata sözcükleriydi. Bu sözcükler Yeni Ahit’te toplam 69 kez geçmektedir. Bunlar, Koloseliler 2:16 ayetinde geçen sözcüğün yanı sıra, elli dokuz kez Yedinci Gün ‘Şabatı,’ dokuz kez de ‘hafta’ olarak çevrilmişlerdir. Pek çok kişi tutarlılığın sürdürülmesi için Koloseliler 2:16 ayetindeki Grekçe sözcüğün yedinci gün ‘Şabatı’ olarak çevrilmesi gerektiğini düşünüyor. Peki bu doğru mu? Sabbaton ve sabbata sözcüklerinin ‘hafta’ anlamında da kullanılabildiklerini yukarıda gördük. Bir çevirmen sözcüğün yedinci gün ‘Şabatı’ mı yoksa ‘hafta’ anlamına mı geldiğini nasıl anlar?
Bunun iki yolu var: dilbilimsel belirteçler ve bağlam. Dilbilimsel belirteçler, bir deyimde anlatılmak istenilen anlamı veren kelimelerdir. Örneğin, Yeni Ahit’te sözcüğün yedinci gün ‘Sebti’ kastedilerek kullanımlarının %88’inde aşağıdaki sözcüklerin biri veya birkaçı ifadeyle birlikte yer alır: ‘to’ harfi tarifi (artikel),11Tanımlık, tanım edatı veya artikel; bir isimle beraber kullanılan bir sözcük olup, o isme nasıl değinildiğini belirtir. O sözcüğün belirli veya belirsiz, bilinir veya bilinmez olduğuna dair bilgi verir. ‘gün,’ ‘yasal,’ ‘sinagog,’ ‘tutmak’ ve ‘her.’ Harfi tarif ile ‘sebt’ anlamında kullanılan Grekçe sözcük arasında bir sayı bulunuyorsa, sözcük ‘hafta’ olarak tercüme edilmelidir. Harfi tarif sayı olmadan bulunuyorsa yedinci gün ‘Sebti’ anlamına gelir.
Bir sözcüğün anlamını belirlemenin bir diğer yöntemi de sözcüğün konumuna, yani en yakın bağlamına bakmaktır. Üstteki ve alttaki paragraflarda ele alınan konu nedir?
Koloseliler 2:16 ayetindeki Grekçe sözcük, muhtemel çeviri olarak yedinci gün ‘Sebti’ni veya ‘hafta’yı ileri sürebilmek için gereken dilbilimsel belirteçlerden yoksun. Bu sözcüğün başka anlamlarının olmuş olması mümkün müdür? Gerçekten de başka anlamları var ve bunları bulmak için çok aramamız gerekmiyor. İbranice Kutsal Yazıların M.Ö. 3. yüzyılda yapılan Grekçe tercümesi Septuaginta’yı inceleyelim. Burada sözcüğün elçi Pavlus ve dinleyicilerinin çok tanıdık bulacakları kullanımlarını göreceğiz.
Diğer anlamlara Grekçe Eski Ahit’ten (Septuaginta’dan) örnekler vermeden önce, Koloseliler 2:16 ayetinde hangi sözcüğün kullanıldığını netleştirmemiz gerekiyor: sabbaton mu, yoksa sabbata mı? İster inanın ister inanmayın, bu ayetleri tercüme etmenin zorluğu kısmen bundan kaynaklanıyor. Sabbata Aramiceden geçen ve Grekçedeki sabbaton sözcüğünün çoğul haliyle aynı olan bir sözcük! Bu nedenle hangi sözcüğün kullanıldığına karar vermek kolay değil!
Sabbaton = tekil ‘sebt’
Sabbata = tekil ‘sebt’ (Aramiceden geçen sözcük), ya da Grekçe sabbaton sözcüğünün çoğulu, yani ‘sebtler’
Koloseliler 2:16 ayetindeki Grekçe sözcük ya sabbaton sözcüğünün iyelik durumunda çoğulu, ya da sabbata sözcüğünün iyelik durumunda tekilidir. Bu iki sözcüğün biçimleri tamamen aynıdır (sabba,twn). Öyleyse bu hangisi? Pek çok yorumcu, cümledeki diğer sözcükler ‘bayram’ ve ‘yeni ay’ın tekil olmasından ötürü sabbata sözcüğünün iyelik durumunda tekili olduğuna inanıyor.
Bunu aklımızda tutarak Septuaginta’ya bakıyoruz ve sabbata sözcüğünün yedinci gün ‘Sebti’ ve ‘hafta’ dışında bir anlamı olup olmadığını araştırıyoruz. Kefaret Günü’nü açıklayan bölümü okuyarak başlayabiliriz, bu bayram törensel bir sebt içeriyor.
“O gün sizin için Şabat, dinlenme günü olacak. İsteklerinizi denetleyeceksiniz. Ayın dokuzuncu günü, akşamdan ertesi akşama kadar Şabat’ı kutlayacaksınız” (Levililer 23:32).
sa,bbata sabba,twn e;stai u`mi/n kai. tapeinw,sete ta.j yuca.j u`mw/n avpo. evna,thj tou/ mhno.j avpo. e`spe,raj e[wj e`spe,raj sabbatiei/te ta. sa,bbata u`mw/n. Levililer 23:32.
Bu yedinci gün Sebti değildi. Bu ayette geçen ikinci ‘sebt’ sözcüğü için Grekçe Septuaginta’da sabbata sözcüğü kullanılıyor. Yukarıdaki Grekçesinde kalın harflerle belirtilmiş. Ya sabbaton sözcüğünün çoğulu ya da sabbata sözcüğünün tekili. Hangisi? İbranice aslı ve bağlamı sabbata sözcüğünün tekili olduğunu doğruluyor. Sabbata sözcüğü, yani Koloseliler 2:16 ayetinde geçen aynı sözcük, Kefaret Günü’nün törensel sebtini tanımlamak için de kullanılmıştır. Bu sözcüğün tek kullanımı bu mudur? Hayır, dahası da var.
İbrani tapınak törenleri ve bayramları arasında sebt yılları bulunuyordu. Yedi yılda bir, toprağın nadasa bırakılması veya dinlenmesi için, insanların yeni tohum ekmelerine izin verilmiyordu. Bu sebt yıllarını tanımlamak için hangi sözcük kullanılıyordu? Sabbata.
“İsrail halkına de ki, ‘Size vereceğim ülkeye girdiğiniz zaman, ülke RAB için Şabat’ı kutlamalı’” (Levililer 25:2).
la,lhson toi/j ui`oi/j Israhl kai. evrei/j pro.j auvtou,j eva.n eivse,lqhte eivj th.n gh/n h]n evgw. di,dwmi u`mi/n kai. avnapau,setai h` gh/ h]n evgw. di,dwmi u`mi/n sa,bbata tw/| kuri,w|. Levililer 25:2.
Koloseliler 2:16 ayetinde kullanılan sözcük sebt yıllarını, yani yedi yılda bir kutlanan yılları tanımlamak için kullanılıyor. Hepsi bu kadar mı? Hayır, dahası da var.
Belli bir zamanda, Boru Çalma Bayramı da Koloseliler 2:16 ayetinde gördüğümüz aynı iyelik durumundaki sözcükle (sabba,twn) tanımlanmıştı. Bu durum Septuaginta’nın bazı miniskül (küçük harfli yazı) elyazmalarında görülmektedir.
Bazı kişiler Kutsal Kitap’ta ‘sebt’ sözcüğünün hiçbir zaman törensel sebtlere atıfla kullanılmadığını ileri sürüyorlar. Gördüğümüz gibi bu doğru değil. Sebt sözcüğü Kutsal Kitap’ın hem İbranice aslında, hem de Grekçe çevirisi Septuaginta’da törensel sebtleri ifade etmek için kullanılıyor.
Koloseliler 2:16 ayetindeki sözcük dizisinde bulunan diğer bir kavrama geçelim. ‘Bayram’ sözcüğüyle ne kastediliyor? Grekçe heorte sözcüğünün belirli bir anlamı var. Septuaginta’da heorte sözcüğü İbranice hag sözcüğünü tercüme etmek için kullanılmış. Hag12Bu sözcük ve Arapçadan kendi dilimize gelen “hac” kelimesi arasındaki benzerliğe dikkat edin. sözcüğü yalnızca tüm İsrailli erkeklerin ibadet etmek için Yeruşalim’e gitmeleri gereken üç hac bayramını ifade ediyordu. Bu bayramlar Fısıh, Pentikost ve Çardak Bayramı’ydı. Septuaginta’da her ikisi de törensel sebt olan Boru Çalma Bayramı da Kefaret Günü de heorte sözcüğüyle ifade edilmiyor. Peki ya Yeni Ahit?
Yeni Ahit’te heorte sözcüğü Fısıh/Mayasız Ekmek Bayramı ve Çardak Bayramı’nı ifade etmek için kullanılmaktadır. Sözcüğün fiil biçimi (heortazo) Pentikost’u tanımlamaktadır. Buna karşın, Boru Çalma Bayramı’na Vahiy 8:6–11:15 ayetlerinde kuvvetli şekilde göndermede bulunulmakta, ancak sözcük burada geçmemektedir. Kefaret Günü’ne (Elçilerin İşleri 27:9’da “oruç günü” olarak adlandırılmaktadır) Vahiy 11:19 ayetinde kuvvetli şekilde göndermede bulunulmakta, ancak sözcük burada geçmemektedir. Sebt yıllarından Yeni Ahit’te hiçbir yerde açıkça isim verilerek söz edilmez. Hag sözcüğünün İbranice Eski Ahit’te yalnızca üç hac bayramını ifade etmek için kullanıldığı gibi, Yeni Ahit’teki Grekçe karşılığı olan heorte sözcüğünün de benzer bir şekilde aynı üç hac bayramını ifade ettiği görülmektedir. Heorte sözcüğü Yeni Ahit’in hiçbir yerinde Boru Çalma Bayramı’nı, Kefaret Günü’nü veya sebt yıllarını ifade etmek için kullanılmamıştır.
Bazı kişiler Koloseliler 2:16 ayetinde ‘bayram’ olarak tercüme edilen sözcüğün tüm tapınak bayramlarını içerdiğini, dolayısıyla ‘sebt’ olarak tercüme edilen sözcüğün yedinci gün Sebti’ni belirtiyor olması gerektiğini ileri sürüyorlar. ‘Sebt’ olarak tercüme edilen sözcük törensel sebtler anlamına geliyor olsa bunun gereksiz bir tekrar olacağını söylüyorlar. Fakat bu iddianın geçersiz olduğunu görüyoruz. Grekçe heorte sözcüğü ‘haclar’ veya ‘hac bayramları’ olarak çevrilmelidir. Ayrıca, sabbata sözcüğü yedinci gün Sebti değildir. Boru Çalma Bayramı’nı, Kefaret Günü’nü ve sebt yıllarını belirtmektedir.
Sonuç olarak, Koloseliler 2:16 ayetinde yedinci gün Sebti’nin İsa günahlarımız için öldüğünde yürürlükten kalkan törensel bir sebt olduğu söylenmiyor. Yedinci gün Sebti, Yeni Antlaşma’nın temel bir unsuru olan On Emir’in bir parçasıdır. Ancak ayette tapınakta sunulan kurbanların ve ilgili bayramların o zamanda hükmünün kalktığı son derece açık bir şekilde ortaya konuluyor. Bu bayramlar ve kurbanlar İsa’nın işine ve hizmetine işaret ediyordu.
Bu kurbanların anlamını incelemek ve araştırmak dört önemli nedenden ötürü halen değerlidir. Birincisi, kurban sistemi doğru anlaşıldığında tapınak hizmetlerinin öngörüsel niteliğini ortaya koyar. Yani, tapınak hizmetleri eyleme geçirilmiş peygamberlik sözleriydi. İkincisi, Eski ve Yeni Ahit’e birbiriyle ilgisiz ve bağlantısız iki ayrı belge olarak değil, bir birim olarak imanı tesis eder. Üçüncüsü, İsa halen bizim için göksel tapınakta şu anda hizmet etmektedir. Tapınakla bağlantılı bayram/peygamberlik sözlerini incelersek, peygamberlik tarihinde nerede durduğumuzu ve İsa’nın göksel tapınakta ne yapmakta olduğuyla ne yapacağını anlayabiliriz. Dördüncüsü, Vahiy kitabı baştan aşağı tapınak sahneleri ve imgeleriyle doludur. Kitabı doğru şekilde yorumlamak ve İsa’nın gelişinden hemen önce gerçekleşecek olan olayları anlamak istersek, tapınak örneğini inceleyerek araştırmalıyız.
Soru şudur: Hoşea 11:1’de ‘oğlum’ ifadesi kadim İsrail ulusu ile ilgilidir (“Çocukluğunda sevdim İsrail’i, oğlumu Mısır’dan çağırdım). Matta Müjdesi’nin yazarı bunu İsa’ya nasıl uygulayabilir? (“Hirodes’in ölümüne dek orada kaldı. Bu, Rab’bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: ‘Oğlumu Mısır’dan çağırdım.’ ” Matta 2:15.
Bu çok iyi bir sorudur ve Hıristiyan dünyasında bile pek çok insanın dikkate almadığı bir sorudur. Yeni Ahit tutarlı ve tekrar tekrar altta yatan mantığı ifade eder, ancak açıklanması birkaç cümleden daha fazlasını gerektirir. Kavramlar derin ama anlaşılırdır.
Kısa olmaya çalışacağım ama bunu yaparken bazı detayları cevapsız bırakacağım.
Cennet Bahçesi’nde Tanrı, Havva’ya soyundan birinin Şeytan’ı yok edeceğini, ancak bunu yaparken Şeytan tarafından yaralanacağını vaat etti. Şeytan’la konuşan Tanrı şöyle dedi: “Seninle kadını [Havva], onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.” Yaratılış 3:15.
Şimdi Şeytan’ın başına ölümcül bir yarayı kim açabilir? Devam ederken bunu aklımızda tutmak istiyoruz.
Ayrıca Tanrı İbrahim’e şunu vaat etti: “Soyunun aracılığıyla yeryüzündeki bütün uluslar kutsanacak. Çünkü sözümü dinledin.” Yaratılış 22:18. Şeytan’ın başını ezecek bir kadın soyu ve dünyadaki tüm ulusları kutsayacak bir İbrahim soyu var. Peki bu bereket İbrahim’in hangi çocuğundan gelecekti? İbrahim’in birçok çocuğu var.
“Ve Allah İbrahime dedi: Çocuktan dolayı ve cariyenden dolayı gözünde kötü olmasın; Saranın sana söylediği her şeyde onun sözünü dinle; çünkü senin zürriyetin İshakta çağırılacaktır Yaratılış 21:12 [Kitabı Mukaddes çevirisi]. Musa peygamber, bazı insanların hikâyeler uydurduğunu değil, Tanrı’nın Kendisinin, İbrahim’in dünyayı kutsayacak tohumunun, oğlu İshak aracılığıyla geleceğini bizzat Tanrı’nın söylediğini kaydeder. Bu ilginçtir çünkü İshak Tanrı’nın bir mucizesiyle doğmuştur. Sarah çocuk sahibi olamayacak kadar yaşlıydı. İshak’ın doğumu, mucizevi bir doğumdu. Bunu da aklımızda tutalım.
Tanrı, Yaratılış 26:3-4’te İshak’a verdiği vaadi tekrarlayarak, Yaratılış 28:13-14’te İshak’ın oğlu Yakup’a şöyle dedi: “RAB yanı başında durup, “Atan İbrahim’in, İshak’ın Tanrısı RAB benim” dedi, “Üzerinde yattığın toprakları sana ve soyuna vereceğim. Yeryüzünün tozu kadar sayısız bir soya sahip olacaksın. Doğuya, batıya, kuzeye, güneye doğru yayılacaksınız. Yeryüzündeki bütün halklar sen ve soyun aracılığıyla kutsanacak.” Böylece tüm dünya Yakup’un soyuyla kutsanacaktı. Bu kim olabilir? Şeytan’ın kafasını ezecek olan, Havva’nın soyuyla aynı mıdır?
Yakup, babasına ve kardeşine karşı günah işledi ve bunu yaparak aynı zamanda Tanrı’ya karşı da günah işlemiş oldu. Günahından dolayı çok acı çekti. Yakup tövbe etti ama günahının affedilip affedilmeyeceğinden emin değildi. Yakup, kardeşinin intikamından korkuyordu ve Allah’ın koruması için derinden dua ediyordu. Dua ederken birisinin saldırısına uğradı. Yakup ilk başta bunun bir düşman olduğunu düşündü. Saldırganla uzun bir süre güreşti. Bu, ciddi bir kavgaydı, öyle ki Yakup’un uyluk kemiği çıktı. Yakup bu adamın sıradan birisi olmadığını anladı ve kendisini kutsamasını istedi. Adam, Yakup’un adını öğrendi ve ona, “Artık sana Yakup değil İsrail denilecek çünkü Tanrıyla, insanlarla güreşip yendin ” dedi. Yakup, sonunda, onunla güreşenin, insan formundaki Rab olduğunu öğrenmişti. O’nun Rab olduğunu biliyoruz çünkü Kutsal Kitap şöyle der: “Yakup, ‘Tanrı’yla yüzyüze görüştüm, ama canım bağışlandı’ diyerek oraya Peniel adını verdi.” Yaratılış 32:30. Tanrı Yakup’un adını İsrail olarak değiştirdi. Neden? Bu yeni ad, bir zaferi ima ediyor. Ne tür bir zafer? Tanrı Yakup’un uyluğunu çıkardı, dolayısıyla bu fiziksel bir zafer değildi. Bu isim kılıcın zaferini ima etmiyor. Bu, samimi bir tövbe ve günahtan uzaklaşma yoluyla Tanrı’dan bağışlanma almanın manevi zaferidir. Bu, Tanrı’nın ne yaptığını anlamamız açısından kritik öneme sahiptir. Kutsal Yazılar’da İsrail adı Yakup’a ve onun fiziksel soyundan gelenlere verilir, ancak asıl anlamı ruhsaldır. Mezmurları okursanız İsrail teriminin, adı YHVH olan Tanrı’ya tapınan bir grup insan için kullanıldığını görürsünüz. Öncelikle siyasi bir ulustan bahsetmiyoruz.
Şeytan’ı yenecek ve dünyadaki tüm ulusları bereketleyecek o özel kişinin vaadi, Yakup hayatının sonlarına doğru konuşurken daha da vurgulandı. Dedi ki: “Şilo gelinciye kadar, Saltanat asası Yahuda’dan, hükümdarlık asası da ayaklarının arasından gitmeyecektir; ve milletlerin itaati ona olacaktır” Yaratılış 49:10 [Kitabı Mukaddes çevirisi]. Halkın itaati Yahuda kabilesinden gelen birine olacaktır. Tanrı peygamber Natan aracılığıyla Kral Davut’a şöyle dedi: “Sen ölüp atalarına kavuşunca, senden sonra soyundan birini ortaya çıkarıp krallığını pekiştireceğim. Adıma bir tapınak kuracak olan odur. Ben de onun krallığının tahtını sonsuza dek sürdüreceğim.” 2. Samuel 7:12-13. İbrahim, İshak, Yakup (İsrail), Yahuda kabilesi ve Davut’un soyundan bir kral çıkacaktı. Tahtı sonsuza kadar kurulacaktı.
Tanrı İbrahim’le bir antlaşma yaptı ve İshak ve Yakup’la da antlaşmayı yeniledi. Buna sonsuz antlaşma denir. “Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım.” Yaratılış 17:7. Tanrı, İsrail çocuklarını Mısır’dan kurtardığında, peygamber Musa’ya şöyle dedi: “Sonra firavuna de ki, ‘RAB şöyle diyor: İsrail benim ilk oğlumdur.’ ” Mısır’dan Çıkış 4:22. İsrail ulusu, Tanrı’nın fiziksel soyundan değildi, fiziksel oğlu da değildi. Peki Tanrı neden Musa ve firavunla bu mecazi dille konuştu? Çok iyi bir soru.
Tanrı, İsrailoğullarını belirtiler ve harikalarla Mısır’dan kurtardı. Onları çöle götürdü ve onlarla bir antlaşma yaptı. Tanrı’nın İsrail’le yaptığı antlaşma, O’nun kanununa uymayı da içeriyordu. Allah onları mukaddes bir millet ve etraflarındaki kâfirlere ruhen yol gösterecek bir millet olarak seçti. “Siz benim için kâhinler [rahipler] krallığı, kutsal ulus olacaksınız. İsrailliler’e böyle söyleyeceksin.” Mısır’dan Çıkış 19:6. Yalnızca kutsal insanlar Tanrı’nın halkı olabilir. Kutsal olmak ne anlama geliyor? Kutsallık günahtan ayrılmaktır. Kutsallık Tanrı’nın yasasını tutmaktır. Günah işlemeye devam eden hiç kimse sonsuz yaşamı miras alamaz. Yeni gökte ve yeni yerde günah olmayacak. Ahireti bu kadar çekici kılan da budur. Günah olmayacak.
Tanrı’nın yasası nedir? Birkaç şekilde ifade edilir. “Tanrınız RAB’bi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün gücünüzle seveceksiniz.” Yasanın Tekrarı 6:5. “Öç almayacaksın. Halkından birine kin beslemeyeceksin. Komşunu kendin gibi seveceksin. RAB benim.” Levililer 19:8. Tanrı’nın yasası sevgidir. Bu, Tanrı’nın hükümetinin temelidir. Sevgi olmadan din hizmetinin hiçbir anlamı yoktur. Sevgi olmadan, yasa sadece sıkı bir çalışma, zorunluluk ve angaryadır. Sevgi olmadan kimse ahirete giremez.
Tanrı’nın yasası On Emir’de de ifade edilir. Bunlar, Tanrı’yı sevmenin ne anlama geldiği ve komşumuzu kendimiz gibi sevmenin ne anlama geldiği hakkında daha fazla ayrıntı verir. On Emir, yalnızca Yahudiler için değil, tüm insanlık için Tanrı’nın yasasıdır. Kurtuluş planının amacı, insanları Tanrı’nın sevgi yasasıyla uyumlu bir hale getirmektir. Eski Ahit’te başka birçok yasa vardır. Bu yasalar, MÖ 15. yüzyıl İsrail ortamında, sevgi yasasının yani On Emir yasasının uygulamalarıydı.
İsrailoğulları, Tanrı’nın yasasını yerine getirebileceklerini sanıyorlardı. On Emir’i, Tanrı’nın kendi ağzından duyduktan sonra şöyle yazılmıştır: “Sonra antlaşma kitabını alıp halka okudu. Halk, “RAB’bin her söylediğini yapacağız, O’nu dinleyeceğiz” dedi.” Mısır’dan Çıkış 24:7.
Ancak birkaç kısa hafta içinde İsrailliler altın bir buzağıya tapınmaya başladılar. Antlaşmayı bozdular. Antlaşma bereketlerinden yararlanma hakları yoktu. İsraillilerin bu deneyimden ne öğrenmesi gerekiyordu? Ataları Yakup gibi onların da tövbeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Tanrı’nın yasasını yerine getirme konusunda kendi yeteneklerine güvenmemeleri gerekirdi. Günahkar doğalarının üstesinden gelebilecek yeni bir kalbe, yeni bir güce ihtiyaçları vardı. Bu güç Allah’tan gelir.
“Ama o günlerden sonra İsrail halkıyla yapacağım antlaşma şudur” diyor RAB, “Yasamı içlerine yerleştirecek, yüreklerine yazacağım. Ben onların Tanrısı olacağım, Onlar da benim halkım olacak.” Yeremya 33:31. Bu, Tanrı’nın tüm insanların yaşamasını istediği deneyimdir. Bu, sonsuz antlaşmadır. Tanrı, yasasını zihinlerimize ve kalplerimize yazacaktır. Doğruluk sadece bazı yanlış eylemlerden kaçınmak değildir. Kalbin niyetlerini içerir. İsa yasanın gerçek anlamını şu sözlerle gösterdi: “Atalarımıza, ‘Adam öldürmeyeceksin. Öldüren yargılanacak’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen herkes yargılanacaktır. Kim kardeşine aşağılayıcı bir söz söylerse, Yüksek Kurul’da yargılanacaktır. Kim kardeşine ahmak derse, cehennem ateşini hak edecektir.” Matta 5:21-22. İsa On Emir’den alıntı yapıyordu. Ama yasanın ruhsal olduğunu gösteriyor. Cinayet kalpteki nefretle başlar. Eğer kalbimizde nefret ediyorsak, fiziksel eylemi gerçekleştirdiğimiz kadar kesinlikle katilizdir. Peki nefretimizi sevgiye nasıl dönüştürebiliriz? Düşmanlarımızı nasıl sevebiliriz? Bu, Tanrı’dan ruhsal bir yeniden doğuş gerektirir. Yakup’un, İsrail olarak adlandırıldığında, yaşadığı ruhsal yeniden doğuş olmadan hiç kimse Tanrı’nın yasasını kalpten tutamaz.
Tanrı, İsrailoğullarını dünya ticaret yolları üzerinde stratejik bir konuma getirdi. Bunu, gerçek Tanrı bilgisinin ve günah ve ölümden kurtuluşun tüm dünyaya yayılması için yaptı.
Ne yazık ki İsrail milleti günah işlemeye devam etti. Davut ve Süleyman’ın ve birkaç kralın daha hükümdarlıkları sırasındaki birkaç kısa dönem dışında, İsrail ulusu, çevrelerindeki uluslar için bir kutsallık örneği olmaktan çıktı. İsrail’i tövbeye çağırmak için onlara peş peşe peygamberler gönderildi. Fakat zamanla İsrail milletinin, Tanrı’nın dünyaya kutsallık örneği olmalarına ilişkin amacını yerine getirmeyeceği açıkça ortaya çıktı. Tanrı, İsrailoğullarının Babil’e esir alınmasına izin verdi.
Sürgünden geri döndüklerinde kısa bir reform dönemi oldu ama halkın çoğu bundan yana değildi. Tanrı, peygamber Amos aracılığıyla İsrail’e ceza vermeyi vaat etti: “RAB’be yönelin, yaşarsınız, yoksa Yusuf [Yani İsrail] soyunda bir ateş gibi parlar, Beytel’i yakıp yok eder. Yangını söndürecek kimse çıkmaz.” Amos 5:6. (Not: Yusuf’un oğlu Efrayim, İsrail’deki en büyük kabileydi ve sıklıkla İsrail’in kuzey krallığını belirtmek için Yusuf ismi kullanılıyordu.)
Buna rağmen Tanrı, İsrail’den bir kalıntının kalacağını vaat etti. Geriye kalanlar, Tanrı’nın hükmünden sağ kurtulan bir grup olacaktı. “İnsanları çok uzaklara süreceğim, ülke bomboş kalacak, halkın onda biri kalsa da ülke mahvolacak. Ama devrildiği zaman kütüğü kalan yabanıl fıstık ve meşe ağacı gibi, kutsal soy kütüğünden çıkacak.” Yeşaya 6:12-13. Bu kutsal soya kalıntı veya sağ kalanlar veya bakiye veya geri kalan da denir. “Kötülükten nefret edin, iyiliği sevin, mahkemede adaleti koruyun. Belki RAB, Her Şeye Egemen Tanrı, Yusuf’un soyundan sağ kalanlara lütfeder.” Amos 5:15. Tanrı, İsrail’le ilgili asıl amacını İsrail’in bir kalıntısı aracılığıyla yerine getirecek. “O gün RAB’bin dalı, İsrail halkından sağ kalanların güzelliği ve görkemi olacak; ülkenin meyvesi de onların kıvancı ve övüncü olacak. Siyon’da, yani Yeruşalim’de sağ kalanlara, “Yeruşalim’de yaşıyor” diye kaydedilenlere, “Kutsal” denilecek. Rab Siyon kızlarını pisliklerinden arındıracak. Yeruşalim’de dökülen kanı adil ve ateşten bir ruhla temizleyecek.” Yeşaya 4:2-4.
İsrail adı verilen dini topluluğun yeniden inşasında, Tanrı, İsrailli olmayanların da Tanrı tarafından kabul edileceğini bildirdi: “RAB’be hizmet etmek, O’nun adını sevmek, kulu olmak için O’na bağlanan yabancıları, Şabat Günü’nü tutan, bayağılaştırmayan, antlaşmama sımsıkı bağlı kalan herkesi, kutsal dağıma getirip dua evimde sevindireceğim. Yakmalık sunularıyla kurbanları sunağımda kabul edilecek, çünkü evime ‘Bütün ulusların dua evi’ denecek.” Yeşaya 56:6-7. Böylece Tanrı’nın İsrail aracılığıyla tüm dünyayı kurtarma planı, İsrail’in bir kalıntısı aracılığıyla bu şekilde gerçekleşecekti. Bu kalıntının temel özelliği İbrahim’in etnik kökeni değil, İbrahim’in inancıdır.
Bu kavrama birazdan tekrar döneceğiz. Ama önce, Havva’nın soyu, İbrahim’in soyu, İshak, Yakup ve Davut’un soyu hakkındaki önemli önbildirime bakacağız.
Eski Ahit’te çeşitli peygamberlik sözü türleri vardır. Bunlardan birine doğrudan peygamberlik sözü diyeceğiz. Bu tür peygamberliklerin bir örneği Mika 5:2’dir. “Ama sen, ey Beytlehem Efrata, Yahuda boyları arasında önemsiz olduğun halde, İsrail’i benim adıma yönetecek olan senden çıkacak. Onun kökeni öncesizliğe, zamanın başlangıcına dayanır.” Yahuda’dan gelecek hükümdar öncesizlikten, zamanın başlangıcından gelecekti. Bu sıradan bir insandan bahsedilmiyor çünkü sıradan insanlar sonsuzluktan gelmiyor. Burada özel bir şey var. Peki Yahuda kabilesinden Beytlehem’de kim doğdu? Doğrudur: İsa.
İşte başka bir örnek: “Çünkü bize bir çocuk doğacak, bize bir oğul verilecek. Yönetim onun omuzlarında olacak. Onun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak. Davut’un tahtı ve ülkesi üzerinde egemenlik sürecek. Egemenliğinin ve esenliğinin büyümesi son bulmayacak. Egemenliğini adaletle, doğrulukla kuracak ve sonsuza dek sürdürecek. Her Şeye Egemen RAB’bin gayreti bunu sağlayacak.” Yeşaya 9:6-7. Bu oğul hükümdar olacaktı. Havva’nın soyu olacaktı. Sonsuza kadar Davut’un tahtında oturacaktı. Ama onun adı Güçlü Tanrı, Ebedi Baba’dır. Bu normal bir insandan bahsetmiyor. Normal bir insana Güçlü Tanrı, Ebedi Baba demiyoruz.
Bu tür peygamberlik sözünden çok örnek yazabilirim, ancak bu, konunun anlaşılması için yeterlidir.
Örnek önbildirimi olan birçok peygamberlik sözü vardır. Bunlar, İsrail’in, özellikle de kralların ve peygamberlerin, gelecekteki bazı olaylarla ilgili yaşam deneyimlerindeki öngörülerdir. Bunların İsrail tarihinde doğrudan bir gerçekleşmesi vardır ama aynı zamanda Havva’nın, İbrahim’in, İshak’ın, Yakup’un ve Davut’un soyunun hayatında neler olacağına dair örnekler olarak da kullanılırlar. Tanrı’nın, Davut’un tahtını, sonsuza dek sürdüreceğini söylediğini zaten gördük. Tanrı için bir tapınak inşa edecek bir kral ortaya çıkacaktı. Bu, Davut’un oğlu Süleyman için de geçerliydi. Bu hemen gerçekleşen bir gerçekleşmedir. Ancak Yeni Ahit, Tanrı tarafından aydınlatılan peygamberler tarafından yazılmıştır. İsrail tarihindeki bu olayları alıp İsa Mesih’e uyguluyorlar. “Ama melek ona, “Korkma Meryem” dedi, “Sen Tanrı’nın lütfuna eriştin. Bak, gebe kalıp bir oğul doğuracak, adını İsa koyacaksın. O büyük olacak, kendisine ‘Yüceler Yücesi’nin Oğlu’ denecek. Rab Tanrı O’na, atası Davut’un tahtını verecek. O da sonsuza dek Yakup’un soyu üzerinde egemenlik sürecek, egemenliğinin sonu gelmeyecektir.” Luka 1:30-33. Bu sözlerin bir insandan değil bir melekten geldiğini fark edelim. İsa Davut’un soyudur ve İsa’nın krallığı asla sona ermeyecektir. İsa tek ebedi kraldır. Böylece, Davut’un tahtında bir kralın olacağı öngörüsü Süleyman’da ve sonraki krallarda kısmen gerçekleşti, ancak nihai gerçekleşme Mesih’te doruğa ulaştı.
Başka bir peygamberlik sözünde Musa şöyle dedi: “Tanrınız RAB size aranızdan, kendi kardeşlerinizden benim gibi bir peygamber çıkaracak. Onu dinleyin.” Yasanın Tekrarı 18:15. Bu, Musa’nın halefi Yeşu’da kısmen yerine getirildi. Ancak Yeni Ahit’te havari Petrus, Pentikost gününde topal bir adamı mucizevi bir şekilde iyileştirdikten hemen sonra şöyle dedi: “Musa şöyle demişti: ‘Tanrınız Rab size, kendi kardeşlerinizin arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak. O’nun size söyleyeceği her sözü dinleyin. O peygamberi dinlemeyen herkes Tanrı’nın halkından koparılıp yok edilecektir.’ “Samuel ve ondan sonra konuşan peygamberlerin hepsi bu günleri duyurdu. Sizler peygamberlerin mirasçıları, Tanrı’nın atalarınızla yaptığı antlaşmanın mirasçılarısınız. Nitekim Tanrı İbrahim’e şöyle demişti: ‘Senin soyunun aracılığıyla yeryüzündeki bütün halklar kutsanacak.’ Tanrı, sizleri kötü yollarınızdan döndürüp kutsamak için Kulu’nu ortaya çıkarıp önce size gönderdi.” Elçilerin İşleri 3:22-26. Burada Yeşu’da, kısmen gerçekleşmiş olan bir olay görüyoruz. Ancak peygamberlik sözü, peygamberlerin en büyüğü olan İsa Mesih ile doruğa ulaşır. Petrus ayrıca İbrahim’in soyunda tüm dünyanın kutsanacağı vaadinin İsa tarafından yerine getirildiğinden bahseder. Kul’un İsa olduğunu nasıl bilebiliriz?
Kutsal Kitap özellikle İsa’nın Kul olduğundan bahseder. “İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un Tanrısı, atalarımızın Tanrısı, Kulu İsa’yı yüceltti. Siz O’nu ele verdiniz. Pilatus O’nu serbest bırakmaya karar verdiği halde, siz O’nu Pilatus’un önünde reddettiniz.” Elçilerin İşleri 3:13. Kutsal Kitap’ta Kul kavramı çok önemlidir. Bunu anlamak için Eski Ahit’e gitmemiz gerekiyor. Yeşaya kitabında Tanrı, İsrail’in Kendi Kulu olduğunu söylüyor. “Ama sen, ey kulum İsrail, seçtiğim Yakup soyu, dostum İbrahim’in torunları! Sizleri dünyanın dört bucağından topladım, en uzak yerlerden çağırdım. Dedim ki, ‘Sen kulumsun, seni seçtim, seni reddetmedim.’ ” Yeşaya 41:8-9. İsrail’in, Tanrı’nın yüceliğini tüm dünyaya göstermesi gerekiyordu. Ancak aşağıdaki ayetlerde kulun, İsrail milletine karşı da bir görevi olduğuna dikkat edin. “Yakup’un oymaklarını canlandırmak, sağ kalan İsrailliler’i geri getirmek için Kulum olman yeterli değil. Seni uluslara ışık yapacağım. Öyle ki, kurtarışım yeryüzünün dört bucağına ulaşsın.” Yeşaya 49:6. Allah’ın kulu nasıl hem İsrail milleti hem de İsrail’e hizmet eden bir insan olabilir?
Kutsal Kitap’ta bir birey, bir grubun ya da ulusun amacını ifade edebilir. Örneğin İsrail’deki krala Tanrı’nın “oğlu” deniyor. 2 Samuel 7:12-13’te Tanrı’nın, peygamber Natan aracılığıyla Davut’a, Davut’un soyunun sonsuza dek sürecek bir krallığa sahip olacağını söylediğini gördük. Bir sonraki ayette şöyle diyor: “Ben ona baba olacağım, o da bana oğul olacak. Kötülük yapınca, onu insanların değneğiyle, insanların vuruşlarıyla yola getireceğim.” 2 Samuel 7:14. Tanrı, krala Tanrı’nın “oğlu” adını verir. Mısır’dan Çıkış 4:22 ve Hoşea 11:1’de İsrail ulusunun Tanrı’nın “oğlu” olarak anıldığını zaten görmüştük. Bunlar Kutsal Kitap’taki kurumsal temsil veya kurumsal kişilik kavramını gösterir. Adem tüm insan ırkının başı ve temsilcisiydi. Günah işlediğinde, bu hepimizi etkiledi. Onun yaptıkları yüzünden hepimiz ölümün pençesine düştük. Yaptığından dolayı suçlu değiliz ama yaptıklarından etkileniyoruz. İsrail tapınağındaki başrahip, Kefaret Günü’nde En Kutsal Yer’de tüm ulusu Tanrı’nın önünde temsil ediyordu.
Allah’ın kulu İsrail milleti ve aynı zamanda bu milletin temsilcisi olan bir bireydir. Kul ve görevi İşaya’nın 42’den 53’e kadar olan bölümlerinde yazılıdır. Kul yüceltilecektir. “Bakın, kulum başarılı olacak; Üstün olacak, el üstünde tutulup alabildiğine yüceltilecek.” Yeşaya 52:13. Kul da çok acı çekecektir. “O RAB’bin önünde bir fidan gibi, kurak yerdeki kök gibi büyüdü. Bakılacak biçimden, güzellikten yoksundu. Gönlümüzü çeken bir görünüşü de yoktu. İnsanlarca hor görüldü, yapayalnız bırakıldı. Acılar adamıydı, hastalığı yakından tanıdı. İnsanların yüz çevirdiği biri gibi hor görüldü, ona değer vermedik. Aslında hastalıklarımızı o üstlendi, acılarımızı o yüklendi. Bizse Tanrı tarafından cezalandırıldığını, vurulup ezildiğini sandık. Oysa, bizim isyanlarımız yüzünden onun bedeni deşildi, bizim suçlarımız yüzünden o eziyet çekti. Esenliğimiz için gerekli olan ceza ona verildi. Bizler onun yaralarıyla şifa bulduk. Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık, her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi. O baskı görüp eziyet çektiyse de ağzını açmadı. Kesime götürülen kuzu gibi, kırkıcıların önünde sessizce duran koyun gibi açmadı ağzını. Acımasızca yargılanıp ölüme götürüldü. Halkımın isyanı ve hak ettiği ceza yüzünden yaşayanlar diyarından atıldı. Onun kuşağından bunu düşünen oldu mu? Şiddete başvurmadığı, ağzından hileli söz çıkmadığı halde, ona kötülerin yanında bir mezar verildi, ama öldüğünde zenginin yanındaydı. Ne var ki, RAB onun ezilmesini uygun gördü, acı çekmesini istedi. Canını suç sunusu olarak sunarsa soyundan gelenleri görecek ve günleri uzayacak. RAB’bin istemi onun aracılığıyla gerçekleşecek. Canını feda ettiği için gördükleriyle hoşnut olacak. Doğru kulum, kendisini kabul eden birçoklarını aklayacak. Çünkü onların suçlarını o üstlendi. Bundan dolayı ona ünlüler arasında bir pay vereceğim, ganimeti güçlülerle paylaşacak. Çünkü canını feda etti, başkaldıranlarla bir sayıldı. Pek çoklarının günahını o üzerine aldı, başkaldıranlar için de yalvardı.” Yeşaya 53:2-12.
Kulun hepimizin cezasını yüklendiğini dikkat edin. Birçoklarını aklayacak çünkü onların suçlarını üstlendi. Canını suç sunusu olarak sundu. Bu kurumsal temsildir. Hapse atıldı ve dövüldü, ancak O, kendisine zulmedenlere sövmedi. Bir suçlu olarak ölür. Zengin bir kişinin mezarına gömülür. Kul, insanların günahlarına kefaret eder. Bütün bunlar İsa’nın başına geldi.
Bazıları İsa’nın çarmıhta asla ölmediğini söylüyor. İsa’nın gelişinden yüzlerce yıl önce peygamber Yeşaya, Tanrı’nın kulunun başına neler geleceğini ayrıntılı olarak anlattı. Kutsal Kitap bize açıkça kulun İsa olduğunu söyler. Yeşaya kitabındaki kulun adı İsrail’dir. İsrail ulusunun başı ve temsilcisi olan İsa, İsrail’in, yeryüzündeki tüm ailelere bereket olma görevini yerine getiriyor. Dünyanın tüm aileleri, günahlarının kefaretini İsa Mesih’te bulabilirler. Teolojik açıdan konuşursak Eski ve Yeni Ahit’te İsa Mesih, Tanrı’nın İsrail ulusunun olmasını tasarladığı her şeyin başı, temsilcisi, doluluğu, bütünlüğü ve mükemmelliğidir. İsa İsrail’dir, Tanrı’nın sadık Kişisi’dir. Elbette günahın kefareti İsrail milleti tarafından gerçekleştirilemezdi. Millet buna ancak şahitlik edebilir. Dolayısıyla İsa’nın dünyanın günahlarının kefareti olarak çarmıhta ölmesi Tanrı’nın sonradan aklına gelen bir şey değildi. Bu, Tanrı’nın açık amacıydı. İsrail milleti sadık olsaydı, kurtuluş haberini dünyaya duyurmaya yardımcı olabilirdi.
Yeni Ahit peygamberlerinin, İsrail tarihindeki öngörücü unsurlara sahip olayları ele alıp bunların İsa Mesih’in hayatında ne olacağına dair örnekler olduklarını gösteren birçok örnek vardır.
Ayrıca Kutsal Yazılar’da, içinde öngörü unsuru bulunmayan pasajlar da vardır, ancak Yeni Ahit yazarları bunların Mesih’in yaşamıyla ilgili peygamberlik sözleri olduğunu belirtir. Hoşea 11:1 bu tür peygamberlik sözlerden biridir. Dolayısıyla bu tür peygamberlik sözlerine yakından bakmak istiyoruz.
Bu pasajlar, tarihi anlatılar veya olaylar, bir mezmur yazarının yaşadığı acı deneyimler, ağıtlar, yakarışlar veya şükranlar veya peygamberlik kitaplarındaki tanımlayıcı iddialar olabilir.
Bir an için Mesih terimini ele alalım. İnsanlar bana İsa’nın Mesih olduğuna inandıklarını söylüyorlar. Peki Mesih kimdi ve neydi? Mesih, bir kurtarıcıdır. “RAB diyor ki, “Kurtarıcı Siyon’a, Yakup soyundan olup başkaldırmaktan vazgeçenlere gelecek.” Yeşaya 29:20. İsrail’i yalnızca siyasi bir varlık olarak düşünürsek Kutsal Yazılar’ı yanlış okuruz. İsrail, YHVH’ye tapınan topluluğun adıdır. Eyüp, Yahudi değildi ama şöyle dedi: “Oysa ben kurtarıcımın yaşadığını, sonunda yeryüzüne geleceğini biliyorum.” Eyüp 19:25. Davut’un tahtına hükümdar olarak oturacak olan Mesih’tir. Bu kişinin ezelden geleceğini gördük ve adı Güçlü Tanrı, Ebedi Baba’dır. Mesih terimi, İsa’nın isminin sonuna koyacağımız hafif bir unvan değildir. O, Siyon’a gelecek olan Kurtarıcı’dır. Siyon bir Yahudi siyasi varlığı değildir. Tanrı şehrinin adıdır. “RAB büyüktür ve yalnız O övülmeye değer Tanrımız’ın kentinde, kutsal dağında. Yükselir zarafetle, bütün yeryüzünün sevinci Siyon Dağı, Safon’un doruğu, ulu Kral’ın kenti.” Mezmur 48:1-2.
Kutsal Kitap, İsrail’in Kızıldeniz’i geçmesini vaftiz olarak anlatır. Onun manevi anlamı budur. “Kardeşler, atalarımızın hepsinin bulut altında korunduğunu ve hepsinin denizden geçtiğini bilmenizi istiyorum. Musa’ya bağlanmak üzere hepsi bulutta ve denizde vaftiz edildi.” 1. Korintliler 10:1-2. İsa vaftiz edildikten sonra, İblis tarafından denenmek üzere Ruh aracılığıyla çöle götürüldü. İsrail milletinin kırk yıl çölde kalması gibi, İsa kırk gün orada kaldı. İsa, İsrail’in deneyimini yeniden canlandırdı. İsrail iştah, kibir ve gururla cezbedildi. İsrailliler başarısız oldu ama İsa galip geldi. Üç kez ayartıldı ve üç kez “Yazılmıştır” diye yanıt verdi ve İsrail’in çölde dolaşmasını anlatan Yasanın Tekrarı kitabından alıntı yaptı. Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Her iki seferde de test vaftizden sonra yapıldı. Her iki seferde de Tanrı’nın, vaatlerini yerine getirmek için bir mucize gösterip göstermeyeceğini ve İsrail’in yalnızca Tanrı’ya ibadet edip etmeyeceğini test etme ayartması vardı. Her iki seferde de bir ‘Tanrı’nın oğlu’ sınanır. İsa, Mısır’dan çıkış deneyimini yeniden yaşıyor ve İsrail’in başarısız olduğu yerde zafer kazanıyor. Mesih İsrail ile dayanışmadır. O, İsrail’in vücut bulmuş halidir. İsrail’in kapsayıcı temsilcisidir. İsa, İsrail ve insanlık adına zafer kazanır. İsa, Yeni Ahit’te yeni İsrail olarak sunulur. O, İsrail’in sadık geri kalanı, gerçek İsrailli’dir. O doruk noktasıdır ve mükemmel bir rahip, kral ve peygamberdir. Hiçbir günah işlemedi. Mesih, Tanrı’nın tüm halkını, kurtarılmış insanlığı kendi bünyesinde kapsar. Mesih’in acı çekmesi, ölümü ve dirilişi yalnızca tek bir doğru bireyin yalıtılmış deneyimi değildir. Tanrı’nın İsrail ve insanlıkla ilgili ebedi amacını yerine getirirler. İsrail, bir ulus olarak başarısızlığa uğrarken, Rab’bin Kendisi hem İsrail hem de dünya için bereket ve ışık olarak kusursuz bir İsrailli sağladı.
Matta, Hoşea 11:1’den alıntı yapıp bunu İsa’ya uyguladığında, bu üçüncü tür önbildirimi uyguluyor demektir. İsa sadece Tanrı’nın herhangi bir oğlu değil, Tanrı’nın eşsiz Oğlu’dur ve İsa, İsrail’in Mısır’dan çıkış deneyimini yeniden yaşar. İsa, İsrail’in dünyadaki tüm ailelere bereket olma amacını yerine getirecek olan İsrail’in toplamı ve temsilcisidir. İsa, kadının soyu, İbrahim’in, İshak’ın, Yakup’un (İsrail) ve Davut’un soyudur. O, İsrail’in Kurtarıcısı ve dünyanın Kurtarıcısıdır. Kutsal Kitap, derin teolojik önemi olan İsrail adını kasıtlı olarak İsa’ya verir.
Yeni Ahit’te bu şeylerin birçok örneği vardır. Bunlar sadece ikisi.
Şeytan günah işledi ve tövbe etmiyor. Günahın ücreti sonsuz ölümdür. Bkz. Romalılar 6:23. Günah, sonsuza kadar var olamaz. Kıyamet gününün bütün amacı budur. Günah sona erecek. Tövbe etmeyen, günahtan dönmeyen yaşayamaz. Bu kadar basit. Şeytan, Tanrı’nın haklı olarak sizi kurtaracağını ve aynı zamanda kendisini yok edemeyeceğini, çünkü sizin de Şeytan’ın günah işlediği gibi günah işlediğinizi ileri sürer. Şeytan, Allah’ın kendisine sonsuz ölüm ve size bağışlanma vermesinin adil olmadığını savunuyor. Eğer Tanrı, yasanın cezası olmaksızın günahları affederse, o zaman Şeytan’ın Tanrı’ya karşı argümanları doğrulanmış olacaktır: Tanrı adil olmayacaktır. Böylece Tanrı, günahları ancak yasanın cezasını infaz ederek affeder.
Yasa, Tanrı kadar kutsaldır çünkü O’nun karakterinin yazılı halidir. Tanrı’nın hükümetinin temelidir. Tanrı günahkarları kurtarmak için bunu değiştiremez ve değiştirmeyecektir. Dolayısıyla cezanın verilmesi gerekiyor. Ama sonsuz değere sahip bir yasanın kefaretini kim yapabilir? Yalnızca sonsuz değere sahip biri. Ancak bunun bedelini insanlık ödemelidir çünkü Adem ve soyu günah işledi. Sonsuz değere sahip insan nerede? Hiçbiri yok. Ceza, sonsuz değere sahip ve Adem gibi insanlık ailesinin reisi olan biri tarafından ödenmelidir. Tüm insan ırkını temsil edebilmeli. Böyle bir insan nerede bulunabilir?
İsa bu dünyaya gelmeye gönüllü oldu. İsa sonsuzluktandır. O sonsuzdur çünkü O, sonsuz doğa bakımından Baba’ya eşittir. İsa dünyanın kurtarıcısı olabilmek için insanlığı Kendisine aldı. Bu yüzden mucizevi bir doğum gerçekleştirdi. O, bu dünyaya gelmeden önce de vardı. İshak, tıpkı bir örnek olarak mucizevi bir doğum gerçekleştirdi ve bize çok daha mucizevi bir doğum gerçekleştiren Mesih’in yönünü gösterdi. Mesih, tüm insanlığın günahlarının kefaretini ödemek için çarmıhta sonsuz bir cezaya maruz kaldı. Tanrı bunu yaparak kendi yasasının adaletini korudu. Tanrı, tövbe eden günahkarları affedip Şeytan’ı ve onun meleklerini yok ettiğinde hiç kimse Tanrı’da adaletsizlik bulamaz. Borç Mesih tarafından ödendi. Çarmıhta İsa acı çekti ve mecazi anlamda topuğundan yaralandı (Yaratılış 3:15’i hatırlayın). Ancak haç, Şeytan’ın tüm suçlamalarını çürüttü. Şeytan sonsuz bir ölümle ölecek. Çarmıhta Şeytan mecazi olarak başından yaralandı (Yaratılış 3:15’i hatırlayın). İmanla ve İsa’nın yeniden doğuşuyla birleşen herkes, tıpkı Mesih’in sonsuz yaşama diriltilmesi gibi, sonsuz yaşama diriltilecektir.
Sizin için büyük bir kurtuluş gerçekleştirildi. Kabul edecek misiniz? Peygamberler bütün bunları boş bir merak ya da entelektüel bir hobi olsun diye yazmamışlardır. Bu, sonsuz yaşam ve sonsuz ölüm meselesidir. Mesih’i kurtarıcınız olarak kabul etmeniz için dua ediyorum, O’nun hayatınıza girmesine ve size yeni bir yürek vermesine izin verin. Kolay olacağını söylemiyorum çünkü arkadaşlarınız, aileniz ve tüm toplum buna karşı. Bu dünyada sıkıntı çekeceksiniz ama sonsuz yaşama kavuşacaksınız. O yolda yürüdüm. Buna değer. Asla geri dönmeyeceğim. Bu seçimi hemen yapmayacak mısınız?
Şimdi gelelim ayetinize: “Çocuk [İsmail] büyürken Tanrı onunlaydı. Çocuk çölde yaşadı ve okçu oldu. Paran Çölü’nde yaşarken annesi ona Mısırlı bir kadın aldı.” Yaratılış 21:20-21. Bu ayet İsmail’in soyundan gelenlere uygulanabilir mi? Tanrı İsmail hakkında bir peygamberlikte bulundu. “Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım.” Yaratılış 21:18. Allah İsmail’den büyük bir millet yaratacaktı. 12 oğlu vardı. Bkz. Yaratılış 25:12-16. “Çocuk [İsmail] büyürken Tanrı onunlaydı” sözlerinin onun soyundan biri için öngörü unsurları taşıdığını söyleyebilir miyiz?
Yaratılış 21:20’de öngörücü bir unsur yoktur, dolayısıyla bu ne doğrudan bir peygamberlik sözüdür (1. peygamberlik sözü türü) ne de yerel, anında gerçekleşmesi ve daha sonra daha mükemmel bir gerçekleşmesi olacak öngörücü bir peygamberlik sözüdür (2. peygamberlik sözü türü). Kutsal Kitap’ta bu ifadenin başka biri tarafından gerçekleştiğini veya gerçekleşeceğini öne süren başka bir ayet yoktur (3. peygamberlik sözü türü ). Başka hiçbir peygamber bundan söz etmez. Dolayısıyla “Çocuk [İsmail] büyürken Tanrı onunlaydı” ifadesi yalnızca Tanrı’nın onu terk etmediği anlamına gelir.
Mesih için, Mesih’in dünyanın Kurtarıcısı olduğunu gösteren, kelimenin tam anlamıyla yüzlerce doğrudan, öngörülü ve öngörüsüz pasajımız var. İsa’nın Kendisi şöyle dedi: “Kutsal Yazılar’ı araştırıyorsunuz. Çünkü bunlar aracılığıyla sonsuz yaşama sahip olduğunuzu sanıyorsunuz. Bana tanıklık eden de bu yazılardır!” Yuhanna 5:39. İsa, Eski Ahit’in Kendisine işaret ettiğini söyledi. Gerçekten de öyledir. Bu da Eski ve Yeni Ahit’in tahrif edilemediğini ispatlayan faktörlerden biridir. Yahudiler, Eski Ahit’in İsa’yı Mesih olarak canlı bir şekilde işaret edecek şekilde değiştirilmesine asla izin vermezler çünkü Yahudiler İsa’nın Mesih olduğunu reddederler. Yeni Ahit’in teolojisi o kadar derin, iç içe girmiş ve tutarlıdır ki, birkaç kişinin bir araya gelip hepsini uydurması imkansızdır.
“Gerçek şu ki, Egemen RAB kulu peygamberlere Sırrını açmadıkça bir şey yapmaz.” Amos 3:7. Peygamberler sürekli olarak İsa hakkında yazıyorlar çünkü İsa İlk ve Sondur. Bkz. Vahiy 1:17.
Sorunuz için teşekkür ederiz. Rab sizi kutsasın.